<?xml version="1.0" encoding="iso-8859-9"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[MaksiForum - Knight Online, KOXP - Tüm Forumlar]]></title>
		<link>http://www.maksiforum.org/</link>
		<description><![CDATA[MaksiForum - Knight Online, KOXP - http://www.maksiforum.org]]></description>
		<pubDate>Thu, 22 May 2008 02:07:38 +0300</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Avukatlar Günü 5 Nisan]]></title>
			<link>http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1826</link>
			<pubDate>Thu, 22 May 2008 00:24:41 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1826</guid>
			<description><![CDATA[5 Nisan Avukatlar Günü Tarihsel Dayanağı <br />
5 NİSAN 1958 BARO BAŞKANLARI İZMİR TOPLANTISI: <br />
<br />
3 Ocak 1934 de İzmir&#8217;de yapılan &#8220;Türkiye Avukatlar Birliği&#8221; Toplantısında; &#8220;Türkiye Barolarının aynı çatı altında toplanması düşüncesi&#8221; kabul edilmiştir. <br />
<br />
5 Nisan 1958 tarihinde tüm Baro Başkanları İzmir&#8217;de Ticaret Odası Toplantı Salonunda toplanarak, iki günlük çalışma sonunda Barolar Birliğinin kuruluş çalışmalarını görüşmüşlerdir. Toplantı sonucunda temenni niteliğindedir. <br />
<br />
Toplantı Tutanakları 7 Nisan 1958 Pazartesi tarihli Demokrat İzmir Gazetesinde yayınlanmıştır. 5 Nisan Avukatlar Günü kabul edilmesine ilişkin görüşmeler şu şekildedir. <br />
<br />
Ankara Delegesi Asım Ruacan; <br />
<br />
Avukatlar gününün tespiti hakkındaki görüşmeler sonuçlanmıştır. Ben şahsen 5 Nisanın kabulünü teklif ediyorum. <br />
<br />
İzmir Delegesi Enver Arslanalp; <br />
<br />
Biz İzmir Barosu olarak 5 Nisanı kutladık. Bu artık gelenek haline gelmiştir. <br />
<br />
Ankara Delegesi Kongre Başkanı Mehmet Nomer; <br />
<br />
Biz Muhamat Kanununun yürürlüğe girdiği tarihi tetkik ettik. Bu tarih 27 Nisandır. Ancak, 5 Nisanı ayrı olarak kabulde mahzur yoktur. <br />
<br />
İstanbul Delegesi Ahmet Hamdi Sayar; <br />
<br />
Bizce de 5 Nisanın kabulünde mahzur yoktur. <br />
<br />
Sivas Delegesi Şerafettin Solakoğlu; <br />
<br />
Bu konuyu Barolar Birliği kurulduktan sonra yetkili organ ele alsın, teklifindeyim. <br />
<br />
Başkan bu teklifi oya sundu ve ittifakla kabul edildiğini bildirdi. <br />
<br />
Toplantıyı idare eden Başkan Vekili ve İzmir Delegesi Necdet Öklem; <br />
<br />
Gündemdeki konular sona ermiştir. Açılışta olduğu gibi, kapanışı da bu güzel toplantıyı yapan Ankara Barosu Başkanı ve Toplantı Başkanına bırakıyorum. <br />
<br />
Ankara Barosu Başkanı ve Toplantı Başkanı Mehmet Nomer; <br />
<br />
Bu toplantıya katılan bütün arkadaşlarıma teşekkür ederim. Mesaimiz müsmir olsun, Avukatlık Mesleği ilelebet payidar olsun. Hepinizi saygı ile selamlıyor ve toplantıya son veriyorum. <br />
<br />
Toplantı 18.20 de sona ermiş ve iş bu tutanak tarafımızdan tanzimle imza olunmuştur. <br />
<br />
Başkan Mehmet Nomer(Ankara) <br />
<br />
Başkan Vekili Necdet Öklem(İzmir) <br />
<br />
Yazman Gülser İyigün (Aydın) <br />
<br />
Yazman Eşref İnceoğlu (Diyarbakır) <br />
<br />
Alınan kararlar iki başlıkta toplanmıştır. <br />
<br />
a. Türkiye&#8217;deki Baroların Bir Üst Kurulda Toplanmalarına. (Alınan kararda Türkiye Barolar Birliği ismi kullanılmamıştır) <br />
<br />
b. Her Yıl 5 Nisanın Avukatlar Günü Olarak Kutlanmasına Karar Verilmiştir. <br />
<br />
Bu olaydan 70 yıl önce İstanbul Barosu, 5 Nisan 1878 tarihinde ilk Genel Kurulunu yapmış olmasına rağmen, 5 Nisan 1958 toplanan Türkiye Baroları&#8217;nın 5 Nisan tarihini seçmelerinin özel bir nedeninin olup olmadığı saptanamamıştır. <br />
<br />
Daha sonra 06.02.1963 yılında toplanan İzmir Barosu Yönetim Kurulu, 5 Nisan tarihini Avukatlar günü olarak kabul edip, kutlama kararı almıştır. <br />
<br />
1136 sayılı Avukatlık Yasasının geçici 10. Maddesine uyarınca Türkiye Barolar Birliği kurulmuş, 9 Ağustos 1969 tarihinde Ankara da ilk kez Türkiye Barolar Birliği Genel Kurulu yapılmıştır. <br />
<br />
Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu 11.08.1969 tarihindeki ilk toplantısında; <br />
<br />
&#8220;Her yıl Avukatlar günü yapılmasına ve bu günün tespiti için gerekli incelemeleri yapma görevinin Avukat Osman Kuntman a verilmesine&#8221; karar verilmiştir. <br />
<br />
Avukat Osman Kuntman, Türkiye Barolar Birliğince verilen bu görevi yerine getirerek 6 Eylül 1969 tarihinde hazırladığı raporunu Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı&#8217;na sunmuştur. <br />
<br />
Türkiye Barolar Birliği Av. Kuntman dan raporunu acele vermesini istemiştir. Sayın Kuntman 10-15 gün gibi kısa bir süre içerisinde bu raporunu Türkiye Barolar Birliği&#8217;ne sunmuştur. Rapor iki sayfadan ibarettir. İlk sayfa 6 Eylül 1969 tarihini taşımakta ve &#8220;ilişikte raporunu sunduğunu&#8221; belirtmektedir. İkinci sayfada kısaca İstanbul Barosunun kuruluş tarihçesi anlatılmıştır. <br />
<br />
İkinci sayfanın 7. Paragrafının son satırında &#8220;İstanbul&#8217;da Kurulan İlk Baro olan Cemiyeti Daime&#8217;nin kuruluş tarihi 24 Mart 1878&#8221; olarak geçmiştir. <br />
<br />
Devamla 2. Sayfanın sonunda; <br />
<br />
&#8220;Cumhuriyet Döneminde 3 Nisan 1924 günü, 460 sayılı Mahamat Kanunu yürürlüğe girmiştir. <br />
<br />
Bu kanuna göre İstanbul Barosunun ilk Genel Kurulu 18 Ağustos 1924 günü yanan Adliye Sarayında toplanmıştır&#8221; <br />
<br />
Demiştir. <br />
<br />
İstanbul Barosu Avukatlarından Osman Kuntman daha sonra yaptığı ayrıntılı incelemede bu görüşünü değiştirmiştir. <br />
<br />
Türkiye Barolar Birliği 06.09.1969 tarihli Yönetim Kurulu Toplantısında &#8220;Av. Osman Kuntman ın Avukatlar gününün tespitine ilişkin raporu incelendikten sonra ve bu konuda incelemeler tamamlandıktan sonra bir karar verilmesi&#8221; kararlaştırmıştır. <br />
<br />
<br />
<br />
2. TEKİRDAĞ 15, 16 MAYIS 1987 T.B.B GENEL KURULU, AVUKATLAR GÜNÜNÜN KABULÜ : <br />
<br />
Bu hususta uzun bir süre karar alınmamış, 15-16 Mayıs 1987 günlerinde Tekirdağ&#8217;da yapılan Genel Kurulda, Av. Nebi İnal, Av. Güneş Atabey, Av. İskender Özturanlı, Av. Fadıl Aktop, Av.Ahmet Ersöz, Av.Yıllmaz Korkma, Av. S.Yüksel Uşak, Av. K. Öztürk, Av. T. Karal, Av. .Mustafa Paçen in Divan Başkanlığına ortak önerge vererek 5 Nisan tarihinin Avukatlar günü olarak kutlanmasını istemişlerdir. <br />
<br />
Önerge hakkında söz alan İzmir Barosu Delegesi Avukat Enver Arslanalp Genel Kurulda tutanaklara geçen konuşmasından; <br />
<br />
Av. Enver ARSLANALP (İzmir Barosu)- <br />
<br />
Efendim 5 Nisan, Avukatlar Günü olarak öteden beri kutlanmaktadır. Bu toplum katmanlarında tutmuş durumdadır. <br />
<br />
5 Nisanın Avukatlar Günü olarak kutlanması 1958 yılında İzmir&#8217;de barolar arası bir kurul ve Türkiye Barolar Birliği&#8217;nin gerçekleşmesi yolunda bir karar alındı. Yani Türkiye Barolar Birliği o karardan sonra yapılan savaşımlarla gerçekleşti ve o toplantıda kutlanmasına karar verildi. <br />
<br />
İleride, ki bunun savaşımını hep birlikte vereceğiz, bir öz yönetim ve bağımsızlığa barolar kavuştuğu zaman. Onu da ayrıca bir bayram günü olarak düşünülebilir veyahut da tekrar bir gözden geçirilir, ama şimdilik düşüncemiz bundan ibarettir. <br />
<br />
Saygılar sunarım. <br />
<br />
Alkışlar. <br />
<br />
BAŞKAN- <br />
<br />
Teşekkür ederiz Sayın Özturanlı. <br />
<br />
Başka söz almak isteyen var mı?... Yok. <br />
<br />
Biraz önce okumuş olduğum önergeyi oylarınıza sunuyorum: 5 Nisan gününü Avukatlar günü altında kutlamayı kabul edenler...Etmeyenler... <br />
<br />
Oybirliğiyle 5 Nisan Avukatlar günü olarak kabul edilmiştir. <br />
<br />
Alkışlar. <br />
<br />
<br />
<br />
Tutanaklardan belirlendiği gibi Türkiye Barolar Birliği 15, 16 Mayıs 1987 yılı Genel Kurulu, 5 Nisan Gününü Avukatlar günü olarak oy birliğiyle kabul etmiştir. <br />
<br />
Yapılan araştırmada, Baro Başkanlarının İzmir de neden ilk kez 5 Nisan 1958 de toplandıkları, bu tarihin 70 yıl önce 5 Nisan 1958 de toplandıkları, bu tarihin 70 yıl önce 5 Nisan 1878 de yapılan İstanbul Barosunun ilk Genel Kuruluyla aynı gün olmasının özel bir nedeninin olup olmadığı saptanamamıştır. <br />
<br />
<br />
<br />
3. 5 NİSAN 1878 İSTANBUL BAROSUNUN İLK HEYET-İ UMUMİYESİ: <br />
<br />
Av. Osman Kuntman 1969 yılında İstanbul Barosunun kuruluşuna ilişkin tamamlayamadığı çalışmasını, 4 Ocak 1975 tarihinde tamamlayarak İstanbul Barosu Yönetim Kurulu&#8217;na vermiştir. Daha sonra gerek İstanbul Barosuna verdiği raporda ve gerek Nisan 1988 tarihinde İstanbul Barosu Derisinde yayınlanan yazısında ilk toplantı tarihinin 24 Mart 1294 Mali, 5 Nisan 1878 Miladi olduğunu kabul etmiştir.(İstanbul Barosunun tarihçesi ile ilgili araştırmalar yapan Özkent, Tan, Betil İstanbul Barosunun ilk Genel Kurulunun 5 Nisan 1878 tarihinde yapıldığı konusunda görüş birliği içindedirler.) Av. Osman Kuntman ile yaptığım görüşme ve belgelerin bir kısmının özgün metinlerini inceleme neticesi İstanbul Barosu&#8217;nun ilk Genel Kurulunun 5 Nisan 1878 tarihinde toplandığı görüşündeyim. <br />
<br />
Avukat Osman Kuntman&#8217;la çok kez telefonla görüştük ve bu tarihsel eksikliğin giderilmesi için sözleştik, 3 Mart 1999 saat 16.30 da Karaköy&#8217;de Tarihi Ömer Abet İş Hanındaki bürosunda buluştuk. Kendisine Türkiye Barolar Birliğine verdiği 6 Eylül 1969 tarihli raporun fotokopisini gösterdim. Önce rapordaki yazım ve imla tekniğinin kendi yazı ve imla tekniğine pek uymadığını belirtti, arşivini araştırdı ve Türkiye Barolar Birliğine 30 yıl evvel verdiği raporun suretini buldu. Raporu birlikte inceledik. Kendisi raporunun 7. Paragraf son satırındaki 24 Mart 1878 tarihinin yanlış yazıldığını, aslında İstanbul Barosuna temel teşkil eden tarihin, İstanbul Barosu ilk Genel Kurulunun 5 Nisan 1878 olduğunu, bunu yazdığı yazılarında ve kitaplarında da belirttiğini vurguladı. Diğer araştırmacılarında bu görüşte olduğunu belirtti. <br />
<br />
Bu tarihsel gelişme ışığında, Türkiye Barolar Birliği&#8217;nin kuruluşu aynı gün yapılmış iki tarihsel toplantıya dayandırılmalıdır. Bunlardan ilki Birliğin kabul ettiği 5 Nisan 1958 tarihinde İzmir&#8217;de toplanan Baro Başkanlarının toplantısıdır. Diğeri ise çok mutlu bir tarihsel rastlantı olan, İzmir&#8217;deki toplantıdan 70 yıl önce aynı gün yapılmış olan 5 Nisan 1878 İstanbul Barosunun İlk Genel Kurul Toplantısıdır. <br />
<br />
Bu araştırmamızda 1969 yılında 5 Nisan Avukatlar gününün saptanmasındaki araştırma eksikliğini de tarihsel tanık ve belgeleriyle açıkladığımı sanıyorum. <br />
<br />
Umarım, Barolar Birliği ilk Genel Kurulunda 5 NİSAN AVUKATLAR GÜNÜNÜN TARİHSEL DAYANAĞINI, 5 NİSAN 1958 İZMİRDE TOPLANAN BARO BAŞKANLARI TOPLANTISI VE 5 NİSAN 1878 İSTANBUL BAROSUNUN İLK HEYET İ UMUMİYESİ OLARAK değiştirilir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[5 Nisan Avukatlar Günü Tarihsel Dayanağı <br />
5 NİSAN 1958 BARO BAŞKANLARI İZMİR TOPLANTISI: <br />
<br />
3 Ocak 1934 de İzmir&#8217;de yapılan &#8220;Türkiye Avukatlar Birliği&#8221; Toplantısında; &#8220;Türkiye Barolarının aynı çatı altında toplanması düşüncesi&#8221; kabul edilmiştir. <br />
<br />
5 Nisan 1958 tarihinde tüm Baro Başkanları İzmir&#8217;de Ticaret Odası Toplantı Salonunda toplanarak, iki günlük çalışma sonunda Barolar Birliğinin kuruluş çalışmalarını görüşmüşlerdir. Toplantı sonucunda temenni niteliğindedir. <br />
<br />
Toplantı Tutanakları 7 Nisan 1958 Pazartesi tarihli Demokrat İzmir Gazetesinde yayınlanmıştır. 5 Nisan Avukatlar Günü kabul edilmesine ilişkin görüşmeler şu şekildedir. <br />
<br />
Ankara Delegesi Asım Ruacan; <br />
<br />
Avukatlar gününün tespiti hakkındaki görüşmeler sonuçlanmıştır. Ben şahsen 5 Nisanın kabulünü teklif ediyorum. <br />
<br />
İzmir Delegesi Enver Arslanalp; <br />
<br />
Biz İzmir Barosu olarak 5 Nisanı kutladık. Bu artık gelenek haline gelmiştir. <br />
<br />
Ankara Delegesi Kongre Başkanı Mehmet Nomer; <br />
<br />
Biz Muhamat Kanununun yürürlüğe girdiği tarihi tetkik ettik. Bu tarih 27 Nisandır. Ancak, 5 Nisanı ayrı olarak kabulde mahzur yoktur. <br />
<br />
İstanbul Delegesi Ahmet Hamdi Sayar; <br />
<br />
Bizce de 5 Nisanın kabulünde mahzur yoktur. <br />
<br />
Sivas Delegesi Şerafettin Solakoğlu; <br />
<br />
Bu konuyu Barolar Birliği kurulduktan sonra yetkili organ ele alsın, teklifindeyim. <br />
<br />
Başkan bu teklifi oya sundu ve ittifakla kabul edildiğini bildirdi. <br />
<br />
Toplantıyı idare eden Başkan Vekili ve İzmir Delegesi Necdet Öklem; <br />
<br />
Gündemdeki konular sona ermiştir. Açılışta olduğu gibi, kapanışı da bu güzel toplantıyı yapan Ankara Barosu Başkanı ve Toplantı Başkanına bırakıyorum. <br />
<br />
Ankara Barosu Başkanı ve Toplantı Başkanı Mehmet Nomer; <br />
<br />
Bu toplantıya katılan bütün arkadaşlarıma teşekkür ederim. Mesaimiz müsmir olsun, Avukatlık Mesleği ilelebet payidar olsun. Hepinizi saygı ile selamlıyor ve toplantıya son veriyorum. <br />
<br />
Toplantı 18.20 de sona ermiş ve iş bu tutanak tarafımızdan tanzimle imza olunmuştur. <br />
<br />
Başkan Mehmet Nomer(Ankara) <br />
<br />
Başkan Vekili Necdet Öklem(İzmir) <br />
<br />
Yazman Gülser İyigün (Aydın) <br />
<br />
Yazman Eşref İnceoğlu (Diyarbakır) <br />
<br />
Alınan kararlar iki başlıkta toplanmıştır. <br />
<br />
a. Türkiye&#8217;deki Baroların Bir Üst Kurulda Toplanmalarına. (Alınan kararda Türkiye Barolar Birliği ismi kullanılmamıştır) <br />
<br />
b. Her Yıl 5 Nisanın Avukatlar Günü Olarak Kutlanmasına Karar Verilmiştir. <br />
<br />
Bu olaydan 70 yıl önce İstanbul Barosu, 5 Nisan 1878 tarihinde ilk Genel Kurulunu yapmış olmasına rağmen, 5 Nisan 1958 toplanan Türkiye Baroları&#8217;nın 5 Nisan tarihini seçmelerinin özel bir nedeninin olup olmadığı saptanamamıştır. <br />
<br />
Daha sonra 06.02.1963 yılında toplanan İzmir Barosu Yönetim Kurulu, 5 Nisan tarihini Avukatlar günü olarak kabul edip, kutlama kararı almıştır. <br />
<br />
1136 sayılı Avukatlık Yasasının geçici 10. Maddesine uyarınca Türkiye Barolar Birliği kurulmuş, 9 Ağustos 1969 tarihinde Ankara da ilk kez Türkiye Barolar Birliği Genel Kurulu yapılmıştır. <br />
<br />
Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu 11.08.1969 tarihindeki ilk toplantısında; <br />
<br />
&#8220;Her yıl Avukatlar günü yapılmasına ve bu günün tespiti için gerekli incelemeleri yapma görevinin Avukat Osman Kuntman a verilmesine&#8221; karar verilmiştir. <br />
<br />
Avukat Osman Kuntman, Türkiye Barolar Birliğince verilen bu görevi yerine getirerek 6 Eylül 1969 tarihinde hazırladığı raporunu Türkiye Barolar Birliği Başkanlığı&#8217;na sunmuştur. <br />
<br />
Türkiye Barolar Birliği Av. Kuntman dan raporunu acele vermesini istemiştir. Sayın Kuntman 10-15 gün gibi kısa bir süre içerisinde bu raporunu Türkiye Barolar Birliği&#8217;ne sunmuştur. Rapor iki sayfadan ibarettir. İlk sayfa 6 Eylül 1969 tarihini taşımakta ve &#8220;ilişikte raporunu sunduğunu&#8221; belirtmektedir. İkinci sayfada kısaca İstanbul Barosunun kuruluş tarihçesi anlatılmıştır. <br />
<br />
İkinci sayfanın 7. Paragrafının son satırında &#8220;İstanbul&#8217;da Kurulan İlk Baro olan Cemiyeti Daime&#8217;nin kuruluş tarihi 24 Mart 1878&#8221; olarak geçmiştir. <br />
<br />
Devamla 2. Sayfanın sonunda; <br />
<br />
&#8220;Cumhuriyet Döneminde 3 Nisan 1924 günü, 460 sayılı Mahamat Kanunu yürürlüğe girmiştir. <br />
<br />
Bu kanuna göre İstanbul Barosunun ilk Genel Kurulu 18 Ağustos 1924 günü yanan Adliye Sarayında toplanmıştır&#8221; <br />
<br />
Demiştir. <br />
<br />
İstanbul Barosu Avukatlarından Osman Kuntman daha sonra yaptığı ayrıntılı incelemede bu görüşünü değiştirmiştir. <br />
<br />
Türkiye Barolar Birliği 06.09.1969 tarihli Yönetim Kurulu Toplantısında &#8220;Av. Osman Kuntman ın Avukatlar gününün tespitine ilişkin raporu incelendikten sonra ve bu konuda incelemeler tamamlandıktan sonra bir karar verilmesi&#8221; kararlaştırmıştır. <br />
<br />
<br />
<br />
2. TEKİRDAĞ 15, 16 MAYIS 1987 T.B.B GENEL KURULU, AVUKATLAR GÜNÜNÜN KABULÜ : <br />
<br />
Bu hususta uzun bir süre karar alınmamış, 15-16 Mayıs 1987 günlerinde Tekirdağ&#8217;da yapılan Genel Kurulda, Av. Nebi İnal, Av. Güneş Atabey, Av. İskender Özturanlı, Av. Fadıl Aktop, Av.Ahmet Ersöz, Av.Yıllmaz Korkma, Av. S.Yüksel Uşak, Av. K. Öztürk, Av. T. Karal, Av. .Mustafa Paçen in Divan Başkanlığına ortak önerge vererek 5 Nisan tarihinin Avukatlar günü olarak kutlanmasını istemişlerdir. <br />
<br />
Önerge hakkında söz alan İzmir Barosu Delegesi Avukat Enver Arslanalp Genel Kurulda tutanaklara geçen konuşmasından; <br />
<br />
Av. Enver ARSLANALP (İzmir Barosu)- <br />
<br />
Efendim 5 Nisan, Avukatlar Günü olarak öteden beri kutlanmaktadır. Bu toplum katmanlarında tutmuş durumdadır. <br />
<br />
5 Nisanın Avukatlar Günü olarak kutlanması 1958 yılında İzmir&#8217;de barolar arası bir kurul ve Türkiye Barolar Birliği&#8217;nin gerçekleşmesi yolunda bir karar alındı. Yani Türkiye Barolar Birliği o karardan sonra yapılan savaşımlarla gerçekleşti ve o toplantıda kutlanmasına karar verildi. <br />
<br />
İleride, ki bunun savaşımını hep birlikte vereceğiz, bir öz yönetim ve bağımsızlığa barolar kavuştuğu zaman. Onu da ayrıca bir bayram günü olarak düşünülebilir veyahut da tekrar bir gözden geçirilir, ama şimdilik düşüncemiz bundan ibarettir. <br />
<br />
Saygılar sunarım. <br />
<br />
Alkışlar. <br />
<br />
BAŞKAN- <br />
<br />
Teşekkür ederiz Sayın Özturanlı. <br />
<br />
Başka söz almak isteyen var mı?... Yok. <br />
<br />
Biraz önce okumuş olduğum önergeyi oylarınıza sunuyorum: 5 Nisan gününü Avukatlar günü altında kutlamayı kabul edenler...Etmeyenler... <br />
<br />
Oybirliğiyle 5 Nisan Avukatlar günü olarak kabul edilmiştir. <br />
<br />
Alkışlar. <br />
<br />
<br />
<br />
Tutanaklardan belirlendiği gibi Türkiye Barolar Birliği 15, 16 Mayıs 1987 yılı Genel Kurulu, 5 Nisan Gününü Avukatlar günü olarak oy birliğiyle kabul etmiştir. <br />
<br />
Yapılan araştırmada, Baro Başkanlarının İzmir de neden ilk kez 5 Nisan 1958 de toplandıkları, bu tarihin 70 yıl önce 5 Nisan 1958 de toplandıkları, bu tarihin 70 yıl önce 5 Nisan 1878 de yapılan İstanbul Barosunun ilk Genel Kuruluyla aynı gün olmasının özel bir nedeninin olup olmadığı saptanamamıştır. <br />
<br />
<br />
<br />
3. 5 NİSAN 1878 İSTANBUL BAROSUNUN İLK HEYET-İ UMUMİYESİ: <br />
<br />
Av. Osman Kuntman 1969 yılında İstanbul Barosunun kuruluşuna ilişkin tamamlayamadığı çalışmasını, 4 Ocak 1975 tarihinde tamamlayarak İstanbul Barosu Yönetim Kurulu&#8217;na vermiştir. Daha sonra gerek İstanbul Barosuna verdiği raporda ve gerek Nisan 1988 tarihinde İstanbul Barosu Derisinde yayınlanan yazısında ilk toplantı tarihinin 24 Mart 1294 Mali, 5 Nisan 1878 Miladi olduğunu kabul etmiştir.(İstanbul Barosunun tarihçesi ile ilgili araştırmalar yapan Özkent, Tan, Betil İstanbul Barosunun ilk Genel Kurulunun 5 Nisan 1878 tarihinde yapıldığı konusunda görüş birliği içindedirler.) Av. Osman Kuntman ile yaptığım görüşme ve belgelerin bir kısmının özgün metinlerini inceleme neticesi İstanbul Barosu&#8217;nun ilk Genel Kurulunun 5 Nisan 1878 tarihinde toplandığı görüşündeyim. <br />
<br />
Avukat Osman Kuntman&#8217;la çok kez telefonla görüştük ve bu tarihsel eksikliğin giderilmesi için sözleştik, 3 Mart 1999 saat 16.30 da Karaköy&#8217;de Tarihi Ömer Abet İş Hanındaki bürosunda buluştuk. Kendisine Türkiye Barolar Birliğine verdiği 6 Eylül 1969 tarihli raporun fotokopisini gösterdim. Önce rapordaki yazım ve imla tekniğinin kendi yazı ve imla tekniğine pek uymadığını belirtti, arşivini araştırdı ve Türkiye Barolar Birliğine 30 yıl evvel verdiği raporun suretini buldu. Raporu birlikte inceledik. Kendisi raporunun 7. Paragraf son satırındaki 24 Mart 1878 tarihinin yanlış yazıldığını, aslında İstanbul Barosuna temel teşkil eden tarihin, İstanbul Barosu ilk Genel Kurulunun 5 Nisan 1878 olduğunu, bunu yazdığı yazılarında ve kitaplarında da belirttiğini vurguladı. Diğer araştırmacılarında bu görüşte olduğunu belirtti. <br />
<br />
Bu tarihsel gelişme ışığında, Türkiye Barolar Birliği&#8217;nin kuruluşu aynı gün yapılmış iki tarihsel toplantıya dayandırılmalıdır. Bunlardan ilki Birliğin kabul ettiği 5 Nisan 1958 tarihinde İzmir&#8217;de toplanan Baro Başkanlarının toplantısıdır. Diğeri ise çok mutlu bir tarihsel rastlantı olan, İzmir&#8217;deki toplantıdan 70 yıl önce aynı gün yapılmış olan 5 Nisan 1878 İstanbul Barosunun İlk Genel Kurul Toplantısıdır. <br />
<br />
Bu araştırmamızda 1969 yılında 5 Nisan Avukatlar gününün saptanmasındaki araştırma eksikliğini de tarihsel tanık ve belgeleriyle açıkladığımı sanıyorum. <br />
<br />
Umarım, Barolar Birliği ilk Genel Kurulunda 5 NİSAN AVUKATLAR GÜNÜNÜN TARİHSEL DAYANAĞINI, 5 NİSAN 1958 İZMİRDE TOPLANAN BARO BAŞKANLARI TOPLANTISI VE 5 NİSAN 1878 İSTANBUL BAROSUNUN İLK HEYET İ UMUMİYESİ OLARAK değiştirilir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sağlık ve Sosyal Güvenlik Haftası 7 - 13 Nisan]]></title>
			<link>http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1825</link>
			<pubDate>Thu, 22 May 2008 00:24:07 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1825</guid>
			<description><![CDATA[Sağlık ve Sosyal Güvenlik Haftası hakkında genel bilgi <br />
<br />
Sağlıklı insan nasıl mutlu ve zinde ise,sağlığı yerinde olmayan insan da mutlu ve zinde olamaz. Sağlıklı insan, kendi ihtiyacını yerine getiremediği gibi ailesine ve çevresine de yararlı olamaz. <br />
İnsanların daha sağlıklı yaşamalarını sağlamak için Birleşmiş Milletler teşkilattarihleri arasını Sağlık ve Sosyal Güvenlik Haftası o kabul etmiştir. <br />
Bu hafta içinde sağlığın önemi ile ilgili konular insanlara anlatılır. Her yıl BM&#8217;ler bir sağlık konusu seçerek bu hafta içinde üye ülkelerin bu konu üzerinde durmalarını sağlar. <br />
Ülkemizde sağlık güvencesi olmayan vatandaşımız kalmamıştır. Emekli Sandığı, <br />
SSK, Bağ Kur gibi sosyal güvenlik kurumları ve YEŞİL KART uygulaması ile bugün ülkemizde herkes sağlık ve güvenlik hizmetlerinden karşılıksız yararlanabilmektedir. <br />
Hepinize uzun ve sağlıklı yaşamlar dileriz.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Sağlık ve Sosyal Güvenlik Haftası hakkında genel bilgi <br />
<br />
Sağlıklı insan nasıl mutlu ve zinde ise,sağlığı yerinde olmayan insan da mutlu ve zinde olamaz. Sağlıklı insan, kendi ihtiyacını yerine getiremediği gibi ailesine ve çevresine de yararlı olamaz. <br />
İnsanların daha sağlıklı yaşamalarını sağlamak için Birleşmiş Milletler teşkilattarihleri arasını Sağlık ve Sosyal Güvenlik Haftası o kabul etmiştir. <br />
Bu hafta içinde sağlığın önemi ile ilgili konular insanlara anlatılır. Her yıl BM&#8217;ler bir sağlık konusu seçerek bu hafta içinde üye ülkelerin bu konu üzerinde durmalarını sağlar. <br />
Ülkemizde sağlık güvencesi olmayan vatandaşımız kalmamıştır. Emekli Sandığı, <br />
SSK, Bağ Kur gibi sosyal güvenlik kurumları ve YEŞİL KART uygulaması ile bugün ülkemizde herkes sağlık ve güvenlik hizmetlerinden karşılıksız yararlanabilmektedir. <br />
Hepinize uzun ve sağlıklı yaşamlar dileriz.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dünya Sağlık Günü 7 Nisan]]></title>
			<link>http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1824</link>
			<pubDate>Thu, 22 May 2008 00:23:28 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1824</guid>
			<description><![CDATA[Dünya Sağlık Günü hakkında genel bilgi <br />
Bilindiği gibi, her yıl Nisan&#8217;ın 7&#8217; si, &#8220;Dünya Sağlık Günü&#8221; olarak kutlanmaktadır. &#8220;Stres ve sağlık&#8221; alanında yapılan araştırmalar, her geçen gün yeni bilgiler ortaya çıkardıkça, &#8220;ruh sağlığı&#8221;nın genel sağlığımız için ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Bu nedenlerle, tüm dünyada dikkatleri &#8220;ruh sağlığı&#8221;nın önemine çekmek ve ruh sağlığı ile ilgili konulara yönelik farkındalığı arttırmak amacıyla, önceki yıl için 7 Nisan günü, &#8220;Dünya Ruh Sağlığı&#8221; günü olarak belirlenmiştir. <br />
<br />
Kişinin beden sağlığı ve ruh sağlığı genel sağlığının belirleyicisidir ve birinde ortaya çıkan herhangi bir yöndeki değişme, öbürünü de aynı yönde etkiler. Bunun doğruluğu bilinse de genelde bedensel sağlığa verilen önem, aynı ölçüde ruh sağlığına verilmemektedir. Dünyada hiçbir ülke ruh sağlığı bozukluklarına karşı bağışıklı değildir ve şu anda 400 milyon civarında insan, herhangi bir ruhsal ya da nörolojik bozukluk nedeniyle ya da herhangi bir psikososyal problemden dolayı acı çekmektedir. Sağlık merkezlerine bedensel rahatsızlıklarla başvuran her 4 kişiden birinin asıl sorununun, ruh sağlığındaki bozulmalar olduğu bilinmektedir. Ruh sağlığı bozuklukları, gelişmiş veya gelişmekte olan tüm ülkelerin sorunudur ve insanın işlevselliğini, yaratıcılığını, mutluluğunu ve yaşam doyumunu engelleyecek kadar da önemlidir. İş verimliliğinde düşmeler, iş kazalarında artışlar, iş makinalarının özensiz kullanımı ve gereksiz yere yıpranması, işe devamsızlıklar, insan kaynaklarının verimli kullanılamaması gibi nedenlerle, ülke ekonomileri de bu ruhsal sorunlardan önemli ölçülerde etkilenmekte, kayıplara uğramaktadır. Bu nedenlerle, bazen bilinmeyen, bazen önemsenmeyen bazen de bilerek saklı tutulan bu rahatsızlıklar, teşhis edilmeli ve çok geç olmadan tedavi edilmelidir. <br />
<br />
Bununla beraber, asıl önemli, anlamlı ve ekonomik olan yaklaşım ise kişilere, ruh sağlığı bozulmadan &#8220;koruyucu-önleyici&#8221; desteklerin verilebilmesidir. Psikoloji alanında, &#8220;stres yönetimi&#8221;; &#8220;öfke yönetimi&#8221;, &#8220;kişilerarası iletişim becerileri&#8221;, &#8220;psikolojik dayanıklılık eğitimi&#8221;, &#8220;problem çözme teknikleri&#8221;, gibi yaklaşım ve yöntemler yıllardır tüm dünyada koruyucu ruh sağlığı alanında kabul edilmiş çeşitli uygulamalardır. <br />
<br />
Başımızdan geçen 17 Ağustos Depremi&#8217;nden sonra, ülkemizde ruhsal veya nörolojik bozukluklara yaklaşım biçimlerinde, acı deneyimlerle de olsa, artan bir ilgi söz konusudur. Bu tür sorunların yalnız halk arasında &#8220;deli&#8221; olarak anılan kişilerce değil, aynı zamanda &#8220;sıradan&#8221; insanlarca da yaşanabileceği anlaşılmıştır. Ancak büyük acıların etkisi geçtikçe, bedensel sağlık ve ruh sağlığı arasındaki, birbirine çok yakından bağlı olan bu ilişki ne yazık ki unutulmaktadır. Oysa ki &#8220;koruyucu ruh sağlığı&#8221; çalışmaları, insanları sadece doğal afetlere karşı değil, toplumların içinden geçtiği sosyal, ekonomik, pek çok stresli olaylara karşı da hazırlıklı kılacaktır. Özellikle her türlü yoğun ve ani değişimlerin sıklıkla yaşandığı ülkemizde, ruhsal açıdan kırılgan olmayan, psikolojik anlamda dirençli, kendilerine güvenli bireylerin gelişmesi, toplumsal dengelerin ve düzenin sağlanması açısından yadsınması mümkün olmayan bir önem taşımaktadır. Çünkü bilindiği gibi, kaynağı ne olursa olsun, stres ilk olarak &#8220;güvensizliği&#8221; körükler ve kaygı ya da korku duygusunu harekete geçirir. Kaygı, korku ve panik duyguları içinde olan insanların ise sağlıklı bir biçimde davranmalarını beklemek pek te gerçekçi bir beklenti değildir. <br />
<br />
7 Nisan Dünya Ruh Sağlığı Günü vesilesiyle, tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde de koruyucu ruh sağlığı çalışmalarının önemi bir kez daha vurgulanmalıdır. Unutulmamalıdır ki ruh sağlığı yerinde olmayan bir toplum, gelişemez, ekonomik, bilimsel, sosyal vb. alanlarda varmak istediği çağdaş hedeflere ulaşamaz.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Dünya Sağlık Günü hakkında genel bilgi <br />
Bilindiği gibi, her yıl Nisan&#8217;ın 7&#8217; si, &#8220;Dünya Sağlık Günü&#8221; olarak kutlanmaktadır. &#8220;Stres ve sağlık&#8221; alanında yapılan araştırmalar, her geçen gün yeni bilgiler ortaya çıkardıkça, &#8220;ruh sağlığı&#8221;nın genel sağlığımız için ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılmaktadır. Bu nedenlerle, tüm dünyada dikkatleri &#8220;ruh sağlığı&#8221;nın önemine çekmek ve ruh sağlığı ile ilgili konulara yönelik farkındalığı arttırmak amacıyla, önceki yıl için 7 Nisan günü, &#8220;Dünya Ruh Sağlığı&#8221; günü olarak belirlenmiştir. <br />
<br />
Kişinin beden sağlığı ve ruh sağlığı genel sağlığının belirleyicisidir ve birinde ortaya çıkan herhangi bir yöndeki değişme, öbürünü de aynı yönde etkiler. Bunun doğruluğu bilinse de genelde bedensel sağlığa verilen önem, aynı ölçüde ruh sağlığına verilmemektedir. Dünyada hiçbir ülke ruh sağlığı bozukluklarına karşı bağışıklı değildir ve şu anda 400 milyon civarında insan, herhangi bir ruhsal ya da nörolojik bozukluk nedeniyle ya da herhangi bir psikososyal problemden dolayı acı çekmektedir. Sağlık merkezlerine bedensel rahatsızlıklarla başvuran her 4 kişiden birinin asıl sorununun, ruh sağlığındaki bozulmalar olduğu bilinmektedir. Ruh sağlığı bozuklukları, gelişmiş veya gelişmekte olan tüm ülkelerin sorunudur ve insanın işlevselliğini, yaratıcılığını, mutluluğunu ve yaşam doyumunu engelleyecek kadar da önemlidir. İş verimliliğinde düşmeler, iş kazalarında artışlar, iş makinalarının özensiz kullanımı ve gereksiz yere yıpranması, işe devamsızlıklar, insan kaynaklarının verimli kullanılamaması gibi nedenlerle, ülke ekonomileri de bu ruhsal sorunlardan önemli ölçülerde etkilenmekte, kayıplara uğramaktadır. Bu nedenlerle, bazen bilinmeyen, bazen önemsenmeyen bazen de bilerek saklı tutulan bu rahatsızlıklar, teşhis edilmeli ve çok geç olmadan tedavi edilmelidir. <br />
<br />
Bununla beraber, asıl önemli, anlamlı ve ekonomik olan yaklaşım ise kişilere, ruh sağlığı bozulmadan &#8220;koruyucu-önleyici&#8221; desteklerin verilebilmesidir. Psikoloji alanında, &#8220;stres yönetimi&#8221;; &#8220;öfke yönetimi&#8221;, &#8220;kişilerarası iletişim becerileri&#8221;, &#8220;psikolojik dayanıklılık eğitimi&#8221;, &#8220;problem çözme teknikleri&#8221;, gibi yaklaşım ve yöntemler yıllardır tüm dünyada koruyucu ruh sağlığı alanında kabul edilmiş çeşitli uygulamalardır. <br />
<br />
Başımızdan geçen 17 Ağustos Depremi&#8217;nden sonra, ülkemizde ruhsal veya nörolojik bozukluklara yaklaşım biçimlerinde, acı deneyimlerle de olsa, artan bir ilgi söz konusudur. Bu tür sorunların yalnız halk arasında &#8220;deli&#8221; olarak anılan kişilerce değil, aynı zamanda &#8220;sıradan&#8221; insanlarca da yaşanabileceği anlaşılmıştır. Ancak büyük acıların etkisi geçtikçe, bedensel sağlık ve ruh sağlığı arasındaki, birbirine çok yakından bağlı olan bu ilişki ne yazık ki unutulmaktadır. Oysa ki &#8220;koruyucu ruh sağlığı&#8221; çalışmaları, insanları sadece doğal afetlere karşı değil, toplumların içinden geçtiği sosyal, ekonomik, pek çok stresli olaylara karşı da hazırlıklı kılacaktır. Özellikle her türlü yoğun ve ani değişimlerin sıklıkla yaşandığı ülkemizde, ruhsal açıdan kırılgan olmayan, psikolojik anlamda dirençli, kendilerine güvenli bireylerin gelişmesi, toplumsal dengelerin ve düzenin sağlanması açısından yadsınması mümkün olmayan bir önem taşımaktadır. Çünkü bilindiği gibi, kaynağı ne olursa olsun, stres ilk olarak &#8220;güvensizliği&#8221; körükler ve kaygı ya da korku duygusunu harekete geçirir. Kaygı, korku ve panik duyguları içinde olan insanların ise sağlıklı bir biçimde davranmalarını beklemek pek te gerçekçi bir beklenti değildir. <br />
<br />
7 Nisan Dünya Ruh Sağlığı Günü vesilesiyle, tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde de koruyucu ruh sağlığı çalışmalarının önemi bir kez daha vurgulanmalıdır. Unutulmamalıdır ki ruh sağlığı yerinde olmayan bir toplum, gelişemez, ekonomik, bilimsel, sosyal vb. alanlarda varmak istediği çağdaş hedeflere ulaşamaz.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sağlık Haftası 8 - 14 Nisan]]></title>
			<link>http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1823</link>
			<pubDate>Thu, 22 May 2008 00:22:57 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1823</guid>
			<description><![CDATA[Sağlık, insanın en önemli sorunudur. Yaşamak, öğrenmek, iş yapabil&shy;mek için sağlıklı olmak gerekir. Sağlığı bozuk olan, hasta olan kişi görevlerini tam olarak yapamaz. Bunun sonucu olarak da, kendine, ailesine, çevresine, topluma yararlı olamaz. <br />
Sağlıklı kişi mutlu, canlı, hareketli olur. insanların sağlık kurallarını öğrenmesi ve sağlıklı yaşama bilincine kavuşması için Birleşmiş Milletler Örgütü 7-13 Nisan tarihleri arasını Sağlık Haftası olarak kabul etti. Her yıl Sağlık Haftası Birleşmiş Milletler'e üye ülkelerde aynı zamanda değerlen&shy;dirilir. Sağlık Haftası&#8217;nın amacı, sağlık bilgisinin ve yardımının geniş halk kitlelerine ulaşmasıdır. Hafta boyunca insan sağlığı konusunda radyolarda konuşmalar yapılır. Televizyonda sağlıkla ilgili programlar sunulur. Gazete ve dergilerde insan sağlığı ile ilgili yazılar yayınlanır. Bu hafta içinde okullarımızda beden sağlığı, beslenme konusunda bilgiler verilir. Sağlığın önemi anlatılır. Sağlıklı olmanın kuralları öğretilir. Birleşmiş Milletler Örgütü, her yıl bir sağlık konusu seçer. O yıl üye ülkelerde konu üzerinde durulur. Seçilen konu bir hastalık ise bu hastalığın tanımı, belirtileri, iyileştirme yöntemleri anlatılır. <br />
İnsanlar çok eski çağlardan beri sağlığın önemini kavramışlardır. ilkçağlarda insan sağlığının bozulması, doğa dışı güçlerin etkisine bağlanı&shy;yordu. Hastalığın iyileştirilmesi için büyücüye başvuruyorlardı. Uygarlığın gelişmesi ile tıp bilimi ilerledi. Hastalıkların nedenleri bulundu, iyileşme yöntemleri gelişti. Bugün büyücülük ilkel toplumlarda kalmıştır. Tıp bilimi her gün yeni buluşlarla insanlığa büyük yararlar sağlıyor. <br />
Tıp bilimi yalnız hastalıklarla, hasta olan insanlarla ilgilenmez, însan sağlığının sürekliliği, insanların hasta olmadan yaşamlarını sürdürmeleri için araştırmalar yapar. Yeni yöntemler geliştirir. <br />
İnsanların sağlıklı yaşamaları için şu konulara dikkat etmeleri gerekir: <br />
l. Sağlıklı olmak için temizliğe önem vermeliyiz. <br />
Temizlik sağlığımız açısından çok önemlidir. Bedenimizin temizliği, kullandığımız eşyaların temizliği yaşadığımız yerin temizliği gibi ayrıntılarla bir bütün oluşturur. <br />
Yalnız bedenimizin temizliği ya da yalnızca eşyalarımızın temizliği bir anlam taşımaz. Biz ne kadar temiz olursak olalım, eşyalarımız, giysilerimiz kirli olursa biz de kirli sayılırız. Bu durumda bit, pire, ve benzeri mikrop taşıyan canlılar, kolayca bizi bulur, biz de hasta oluruz. <br />
2. Sağlığı bozan etkenlerden sakınmalıyız. <br />
a) Yanlış beslenme, gerekli besinleri almama gibi durumlar, beslen&shy;me bozukluğu sonucunu yaratır, bu da sağlığımızı bozar. <br />
b) Alkollü içki, uyuşturucu madde kullanmak da sağlığı bozar. <br />
c) Zehirli böcek ve bazı hayvanların sokması, ısırması zehirlenmemize neden olur. <br />
d) Sağlığın en büyük düşmanı mikroplardır. Çeşitli hayvanlarla, yiyecek ve içeceklerle, solunum yolu ile geçen mikroplara karşı uyanık olmalıyız. <br />
3. Çevremizi temiz tutmalıyız. <br />
Kişiler kendi sağlıklarını korumada dikkatli oldukları gibi çevre sağlı&shy;ğını korumada da dikkatli olmalıdırlar. Bunun için çevremizi temiz tutmalı&shy;yız. Yerlere çöp atmamalıyız. Çevrede sinek, sivrisinek gibi zararlı böceklerin üremesini kolaylaştıracak ortam yaratmamalıyız. <br />
Çevre sağlığını, çevre temizliğini korumak her yurttaşın önemli görevlerinden biridir. <br />
Sağlık öğütlerini tutalım : <br />
Mevsim özelliklerine göre giyinelim. terli iken su içmeyelim. Havasız yerlerde oturmayalım. Spor yapalım. <br />
Yukarda açıklanan kurallara uyalım. Gerektiğinde sağlık kurumlarına başvuralım. Hastaneler, sağlık ocakları dispanserler, başlıca sağlık kurumlarıdır. Bu kurumlar çalışmaları sırasında birbirine yardımcı olurlar. <br />
Sağlığımızla ilgili bir sorunumuz olduğunda hemen doktora gidelim. Doktorların verdikleri ilaçları tarifelere uygun olarak kullanalım. Kısacası doktorların sağlık konusundaki tüm uyarılarına uyalım]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Sağlık, insanın en önemli sorunudur. Yaşamak, öğrenmek, iş yapabil&shy;mek için sağlıklı olmak gerekir. Sağlığı bozuk olan, hasta olan kişi görevlerini tam olarak yapamaz. Bunun sonucu olarak da, kendine, ailesine, çevresine, topluma yararlı olamaz. <br />
Sağlıklı kişi mutlu, canlı, hareketli olur. insanların sağlık kurallarını öğrenmesi ve sağlıklı yaşama bilincine kavuşması için Birleşmiş Milletler Örgütü 7-13 Nisan tarihleri arasını Sağlık Haftası olarak kabul etti. Her yıl Sağlık Haftası Birleşmiş Milletler'e üye ülkelerde aynı zamanda değerlen&shy;dirilir. Sağlık Haftası&#8217;nın amacı, sağlık bilgisinin ve yardımının geniş halk kitlelerine ulaşmasıdır. Hafta boyunca insan sağlığı konusunda radyolarda konuşmalar yapılır. Televizyonda sağlıkla ilgili programlar sunulur. Gazete ve dergilerde insan sağlığı ile ilgili yazılar yayınlanır. Bu hafta içinde okullarımızda beden sağlığı, beslenme konusunda bilgiler verilir. Sağlığın önemi anlatılır. Sağlıklı olmanın kuralları öğretilir. Birleşmiş Milletler Örgütü, her yıl bir sağlık konusu seçer. O yıl üye ülkelerde konu üzerinde durulur. Seçilen konu bir hastalık ise bu hastalığın tanımı, belirtileri, iyileştirme yöntemleri anlatılır. <br />
İnsanlar çok eski çağlardan beri sağlığın önemini kavramışlardır. ilkçağlarda insan sağlığının bozulması, doğa dışı güçlerin etkisine bağlanı&shy;yordu. Hastalığın iyileştirilmesi için büyücüye başvuruyorlardı. Uygarlığın gelişmesi ile tıp bilimi ilerledi. Hastalıkların nedenleri bulundu, iyileşme yöntemleri gelişti. Bugün büyücülük ilkel toplumlarda kalmıştır. Tıp bilimi her gün yeni buluşlarla insanlığa büyük yararlar sağlıyor. <br />
Tıp bilimi yalnız hastalıklarla, hasta olan insanlarla ilgilenmez, însan sağlığının sürekliliği, insanların hasta olmadan yaşamlarını sürdürmeleri için araştırmalar yapar. Yeni yöntemler geliştirir. <br />
İnsanların sağlıklı yaşamaları için şu konulara dikkat etmeleri gerekir: <br />
l. Sağlıklı olmak için temizliğe önem vermeliyiz. <br />
Temizlik sağlığımız açısından çok önemlidir. Bedenimizin temizliği, kullandığımız eşyaların temizliği yaşadığımız yerin temizliği gibi ayrıntılarla bir bütün oluşturur. <br />
Yalnız bedenimizin temizliği ya da yalnızca eşyalarımızın temizliği bir anlam taşımaz. Biz ne kadar temiz olursak olalım, eşyalarımız, giysilerimiz kirli olursa biz de kirli sayılırız. Bu durumda bit, pire, ve benzeri mikrop taşıyan canlılar, kolayca bizi bulur, biz de hasta oluruz. <br />
2. Sağlığı bozan etkenlerden sakınmalıyız. <br />
a) Yanlış beslenme, gerekli besinleri almama gibi durumlar, beslen&shy;me bozukluğu sonucunu yaratır, bu da sağlığımızı bozar. <br />
b) Alkollü içki, uyuşturucu madde kullanmak da sağlığı bozar. <br />
c) Zehirli böcek ve bazı hayvanların sokması, ısırması zehirlenmemize neden olur. <br />
d) Sağlığın en büyük düşmanı mikroplardır. Çeşitli hayvanlarla, yiyecek ve içeceklerle, solunum yolu ile geçen mikroplara karşı uyanık olmalıyız. <br />
3. Çevremizi temiz tutmalıyız. <br />
Kişiler kendi sağlıklarını korumada dikkatli oldukları gibi çevre sağlı&shy;ğını korumada da dikkatli olmalıdırlar. Bunun için çevremizi temiz tutmalı&shy;yız. Yerlere çöp atmamalıyız. Çevrede sinek, sivrisinek gibi zararlı böceklerin üremesini kolaylaştıracak ortam yaratmamalıyız. <br />
Çevre sağlığını, çevre temizliğini korumak her yurttaşın önemli görevlerinden biridir. <br />
Sağlık öğütlerini tutalım : <br />
Mevsim özelliklerine göre giyinelim. terli iken su içmeyelim. Havasız yerlerde oturmayalım. Spor yapalım. <br />
Yukarda açıklanan kurallara uyalım. Gerektiğinde sağlık kurumlarına başvuralım. Hastaneler, sağlık ocakları dispanserler, başlıca sağlık kurumlarıdır. Bu kurumlar çalışmaları sırasında birbirine yardımcı olurlar. <br />
Sağlığımızla ilgili bir sorunumuz olduğunda hemen doktora gidelim. Doktorların verdikleri ilaçları tarifelere uygun olarak kullanalım. Kısacası doktorların sağlık konusundaki tüm uyarılarına uyalım]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Karayolu Güvenliği ve Trafik Haftası 1 - 7 Mayıs]]></title>
			<link>http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1822</link>
			<pubDate>Thu, 22 May 2008 00:22:28 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1822</guid>
			<description><![CDATA[Karayolu Güvenliği ve Trafik Haftası 1 - 7 Mayıs <br />
<br />
Karayolu Güvenliği ve Trafik Haftası hakkında genel bilgi <br />
Trafik; kara, hava, deniz taşılları ile yayaların kendilerine özgü yollarda gidip gelmesi olayıdır. <br />
Trafik sorunlarını çözümlemek amacıyla bir çok Avrupa ülkesi aralarında anlaşarak bir konsey kurdu. Bu konseye Türkiye de üyedir. Merkezi Fransa'nın başkenti Paris'te olan bu konseyin üyeleri, zaman zaman toplanarak trafik sorunlarını görüşürler. <br />
Bu konsey Mayıs ayının ilk cumartesi günü ile başlayan haftayı «Uluslararası Karayolu Güven Haftası» olarak kabul etmiştir. <br />
Ülkemizde de trafik kazalarının önlenmesi yolunda çaba gösteren kuruluşlarca, aynı hafta «Trafik Güvenliği ve Eğitim Haftası» olarak kabul edilmiştir. Bu hafta süresince; yayın organları, radyo, televizyon aracılığı ile trafik kazalarının önlenmesi için halka trafik kuralları anlatılır. Trafik kurallarına uyulması gereği belirtilir. Okullarda öğrencilere trafik bilgileri öğretilir. <br />
Uygarlık tarihinde tekerleğin bulunması önemli bir olaydır. Önceleri yüklerini kendileri taşıyan, hayvanlara taşıtan insanlar tekerleğin bulunması ile taşıt araçları yaptılar. Uzun süren çalışmalar, araştırmalar sonucu buharı bulan, motor gücünden yararlanmayı öğrenen insanlar bu buluşlarını taşıtlara uyguladılar. Önce kara taşıtlarının, sonra deniz ve hava taşıtlarının sayıları çoğaldı, hızları arttı. <br />
Bu taşıt araçlarına sahip olan insanlar kentlerde ve kentler arasında araçlarını kullanmaya başladılar. Yürüyenlerin karşıdan karşıya geçmesi zorlaştı. Taşıt araçları insanlara ve birbirlerine çarparak kazalara neden oldular. <br />
Trafik sorunlarına çözüm getirmek, trafiği düzene koymak için bir takım kurallar belirlendi. Sürücülerin ve yayaların uymaları gereken bu kurallara trafik kuralları denir. Trafik kuralları uzun araştırmalar ve deneyler sonucu ortaya çıkmıştır. <br />
Bizi en çok ilgilendiren, her an karşılaştığımız kara trafiğidir. Deniz ve hava taşıtlarının gidiş gelişlerini düzenleyen deniz ve hava trafiği kuralla&shy;rı da vardır. <br />
Her gün gazetelerde okuduğumuz; radyoda dinlediğimiz, televizyonda izlediğimiz trafik kazaları; dikkatsizlikten, kendine fazla güvenmekten ve trafik kurallarına uymamaktan meydana gelir. İnsan yaşamı bakımından trafik, çağımızın en önemli sorunudur. Büyük kentlerde günün her saatinde taşıtlarla karşılaşırız. Trafik kazalarında yaralanan ve ölenlerin çoğu 5-14 yaş arasındaki çocuklardır. <br />
Bu nedenle Trafik Haftası&#8217;nda, özellikle ilkokullarda, öğrencilere trafik kuralları öğretilir. Trafik kazasına uğramamak için hafta boyunca öğrendiklerimizi hiç unutmayalım. Yürürken, karşıdan karşıya geçerken tüm trafik kurallarına uyalım]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Karayolu Güvenliği ve Trafik Haftası 1 - 7 Mayıs <br />
<br />
Karayolu Güvenliği ve Trafik Haftası hakkında genel bilgi <br />
Trafik; kara, hava, deniz taşılları ile yayaların kendilerine özgü yollarda gidip gelmesi olayıdır. <br />
Trafik sorunlarını çözümlemek amacıyla bir çok Avrupa ülkesi aralarında anlaşarak bir konsey kurdu. Bu konseye Türkiye de üyedir. Merkezi Fransa'nın başkenti Paris'te olan bu konseyin üyeleri, zaman zaman toplanarak trafik sorunlarını görüşürler. <br />
Bu konsey Mayıs ayının ilk cumartesi günü ile başlayan haftayı «Uluslararası Karayolu Güven Haftası» olarak kabul etmiştir. <br />
Ülkemizde de trafik kazalarının önlenmesi yolunda çaba gösteren kuruluşlarca, aynı hafta «Trafik Güvenliği ve Eğitim Haftası» olarak kabul edilmiştir. Bu hafta süresince; yayın organları, radyo, televizyon aracılığı ile trafik kazalarının önlenmesi için halka trafik kuralları anlatılır. Trafik kurallarına uyulması gereği belirtilir. Okullarda öğrencilere trafik bilgileri öğretilir. <br />
Uygarlık tarihinde tekerleğin bulunması önemli bir olaydır. Önceleri yüklerini kendileri taşıyan, hayvanlara taşıtan insanlar tekerleğin bulunması ile taşıt araçları yaptılar. Uzun süren çalışmalar, araştırmalar sonucu buharı bulan, motor gücünden yararlanmayı öğrenen insanlar bu buluşlarını taşıtlara uyguladılar. Önce kara taşıtlarının, sonra deniz ve hava taşıtlarının sayıları çoğaldı, hızları arttı. <br />
Bu taşıt araçlarına sahip olan insanlar kentlerde ve kentler arasında araçlarını kullanmaya başladılar. Yürüyenlerin karşıdan karşıya geçmesi zorlaştı. Taşıt araçları insanlara ve birbirlerine çarparak kazalara neden oldular. <br />
Trafik sorunlarına çözüm getirmek, trafiği düzene koymak için bir takım kurallar belirlendi. Sürücülerin ve yayaların uymaları gereken bu kurallara trafik kuralları denir. Trafik kuralları uzun araştırmalar ve deneyler sonucu ortaya çıkmıştır. <br />
Bizi en çok ilgilendiren, her an karşılaştığımız kara trafiğidir. Deniz ve hava taşıtlarının gidiş gelişlerini düzenleyen deniz ve hava trafiği kuralla&shy;rı da vardır. <br />
Her gün gazetelerde okuduğumuz; radyoda dinlediğimiz, televizyonda izlediğimiz trafik kazaları; dikkatsizlikten, kendine fazla güvenmekten ve trafik kurallarına uymamaktan meydana gelir. İnsan yaşamı bakımından trafik, çağımızın en önemli sorunudur. Büyük kentlerde günün her saatinde taşıtlarla karşılaşırız. Trafik kazalarında yaralanan ve ölenlerin çoğu 5-14 yaş arasındaki çocuklardır. <br />
Bu nedenle Trafik Haftası&#8217;nda, özellikle ilkokullarda, öğrencilere trafik kuralları öğretilir. Trafik kazasına uğramamak için hafta boyunca öğrendiklerimizi hiç unutmayalım. Yürürken, karşıdan karşıya geçerken tüm trafik kurallarına uyalım]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Engelliler Haftası 10 - 16 Mayıs]]></title>
			<link>http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1821</link>
			<pubDate>Thu, 22 May 2008 00:20:28 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1821</guid>
			<description><![CDATA[Engelliler Haftası hakkında genel bilgi <br />
10-16 Mayıs arası Engelliler Haftasıdır. Sakatlık insanlığın ortak sorunudur. Bu yüzden Sakatlar Haftası yalnız ülkemizde değil Birleşmiş Milletlere üye 156 ülkede aynı zamanda değerlendirilir. <br />
Sakatlar Haftası boyunca; sakatlık sorunu, sakatlığın önlenmesi ve sakatların eğitimi konusu üstünde durulur. Radyo ve televizyonda konu ile ilgili programlar yayınlanır. Okullarda her gün ayrı bir sakatlık konusu işle&shy;nir. Sakatları Koruma Millî Koordinasyonu Kurulu haftanın değerlendirilmesi için aşağıdaki programın uygulanmasını kararlaştırmıştır. <br />
10 Mayıs Sakatlar Haftasının açılışı <br />
11 Mayıs Görmeyenler günü <br />
12 Mayıs işitme ve Konuşma Kusurluları günü <br />
13 Mayıs Ortopedik Sakatlar günü <br />
14 Mayıs Zeka ve Ruhsal Özürlüler günü <br />
15 Mayıs Güçsüz Yaşlılar ve Korunmaya Muhtaç Çocuklar günü <br />
16 Mayıs Sakatlar Haftasına genel bakış.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Engelliler Haftası hakkında genel bilgi <br />
10-16 Mayıs arası Engelliler Haftasıdır. Sakatlık insanlığın ortak sorunudur. Bu yüzden Sakatlar Haftası yalnız ülkemizde değil Birleşmiş Milletlere üye 156 ülkede aynı zamanda değerlendirilir. <br />
Sakatlar Haftası boyunca; sakatlık sorunu, sakatlığın önlenmesi ve sakatların eğitimi konusu üstünde durulur. Radyo ve televizyonda konu ile ilgili programlar yayınlanır. Okullarda her gün ayrı bir sakatlık konusu işle&shy;nir. Sakatları Koruma Millî Koordinasyonu Kurulu haftanın değerlendirilmesi için aşağıdaki programın uygulanmasını kararlaştırmıştır. <br />
10 Mayıs Sakatlar Haftasının açılışı <br />
11 Mayıs Görmeyenler günü <br />
12 Mayıs işitme ve Konuşma Kusurluları günü <br />
13 Mayıs Ortopedik Sakatlar günü <br />
14 Mayıs Zeka ve Ruhsal Özürlüler günü <br />
15 Mayıs Güçsüz Yaşlılar ve Korunmaya Muhtaç Çocuklar günü <br />
16 Mayıs Sakatlar Haftasına genel bakış.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hemşireler Haftası 12 - 18 Mayıs]]></title>
			<link>http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1820</link>
			<pubDate>Thu, 22 May 2008 00:19:59 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1820</guid>
			<description><![CDATA[Hemşireler Haftası hakkında genel bilgi <br />
Tarihi çok eski olan hemşirelik mesleği; Eski Mısır, Hindistan, Yunanistan ve Roma&#8217;da ilk çağlarda bugünkü biçimde olmasa bile yapılmaktaydı. <br />
<br />
Dünyada modern hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale (Florans Naytingel) olup, ilk hemşirelik okulunu da 1962 yılında Londra&#8217;da açmıştır. <br />
<br />
Ülkemizde ilk olarak "Hilal-i Ahmer Cemiyeti" (Kızılay) 1911 yılında hemşirelik kursları açmıştır. Bu kursları bitiren hemşireler; 1912&#8211;1914 Balkan Savaşları ile 1914&#8211;1918 Birinci Dünya Savaşı&#8217;nda hasta ve yaralı askerlere bakmışlardır. Cumhuriyet sonrası ilk Hemşirelik Okulu İstanbul&#8217;da açıldı. <br />
<br />
Bunu 1939 yılında Ankara&#8217;da açılan Askeri Hemşirelik Okulu izledi. <br />
<br />
1943&#8217;te Verem Savaş Derneği, 1946&#8217;da Sağlık Bakanlığı İstanbul&#8217;da birer Hemşirelik Okulu açtılar. Daha sonra diğer illerde bu tip okullar açıldı. Bu okullar ortaokul düzeyinde üç yıl, lise düzeyinde dört yıl eğitim vermekteydi. Günümüzde 4 yıllık Sağlık Kolejlerine dönüştürülmüşlerdir. Kolej ve lise mezunlarına eğitim veren 4 yıllık Yüksek Hemşirelik Okulları da halen faaliyettedir. Bu okullardan en ünlüsü İstanbul&#8217;daki Florance Nightingale Yüksek Hemşirelik Okulu&#8217;dur. Çeşitli üniversitelere bağlı hemşirelik okulları da vardır. <br />
<br />
12 Mayıs&#8217;ta hemşireliğin kurucusu Florance Nightingale doğduğu için, ona izafeten "Hemşirelik Haftası"nın başlangıç günü olmuştur. <br />
12&#8211;18 Mayıs tarihleri arasında başta hemşireliğin kurucusu Florance Nightingale (1820&#8211;1910)&#8217;in özverili, sevecen, gece ve gündüz hizmetleri saygıyla anlatılırken, hemşirelik mesleğinin de kutsallığını vurgulamak gerekir. <br />
<br />
Hemşirelik; insan sevgisiyle dolu, şefkatle, sabırla yapılan kutsal ve onurlu bir meslektir. <br />
Bu hafta değerlendirilirken, hemşirelik mesleğinin sorunları ortaya konur ve çözümler üretilir. Mesleğin önemine toplumun dikkati çekti. <br />
<br />
Nightingale, Kırım Savaşı sırasında İngiltere&#8217;den gelerek, Üsküdar&#8217;daki Selimiye Kışlası&#8217;nda hemşirelik yapmış ve büyük ün kazanmıştır. 1964 yılından itibaren ülkemizde de her 12 Mayıs Günü "Hemşireler Günü" olarak kutlanmaktadır. <br />
<br />
Sağlık, bireylerde, zorunlu, vazgeçilmez ve hayatın her döneminde aynı önemi koruyan temel ihtiyaçlardan biridir. Bu ihtiyaca cevap veren personel içinde en önemli meslek grubu ise hemşirelerdir. <br />
<br />
Hemşirelik, güç çalışma şartlarını gerektiren, özveri, sabır, hoşgörü kavramlarını içinde bulunduran zor bir meslektir. Hemşirelik, diğer mesleklerde olduğu gibi, toplumsal ihtiyaçlardan doğan, insan hayatıyla yakında ilgili bir meslektir; ekip çalışmasını bilen, el becerisi olan, hızlı çalışan hünerli eller ister; temelinde sevgi, saygı yatar. Hemşire din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin, birey, aile ve topluma sağlığını kazandırmak için çalışır. Bu nedenle, sevgiden, şefkatten, disiplin ve ciddiyetten uzak bir kişinin bu mesleği icra etmesi mümkün değildir; çünkü hemşire, sağlığı yerinde olmayan, yardıma muhtaç insanlara hizmet vermektedir. Bu yönü düşünüldüğünde, hemşirelerin, hem eğitim açısından hem de psikolojik, sosyal ve ekonomik açıdan desteklenmesi gereken bir meslek grubu olduğu ortaya çıkmaktadır]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Hemşireler Haftası hakkında genel bilgi <br />
Tarihi çok eski olan hemşirelik mesleği; Eski Mısır, Hindistan, Yunanistan ve Roma&#8217;da ilk çağlarda bugünkü biçimde olmasa bile yapılmaktaydı. <br />
<br />
Dünyada modern hemşireliğin kurucusu Florence Nightingale (Florans Naytingel) olup, ilk hemşirelik okulunu da 1962 yılında Londra&#8217;da açmıştır. <br />
<br />
Ülkemizde ilk olarak "Hilal-i Ahmer Cemiyeti" (Kızılay) 1911 yılında hemşirelik kursları açmıştır. Bu kursları bitiren hemşireler; 1912&#8211;1914 Balkan Savaşları ile 1914&#8211;1918 Birinci Dünya Savaşı&#8217;nda hasta ve yaralı askerlere bakmışlardır. Cumhuriyet sonrası ilk Hemşirelik Okulu İstanbul&#8217;da açıldı. <br />
<br />
Bunu 1939 yılında Ankara&#8217;da açılan Askeri Hemşirelik Okulu izledi. <br />
<br />
1943&#8217;te Verem Savaş Derneği, 1946&#8217;da Sağlık Bakanlığı İstanbul&#8217;da birer Hemşirelik Okulu açtılar. Daha sonra diğer illerde bu tip okullar açıldı. Bu okullar ortaokul düzeyinde üç yıl, lise düzeyinde dört yıl eğitim vermekteydi. Günümüzde 4 yıllık Sağlık Kolejlerine dönüştürülmüşlerdir. Kolej ve lise mezunlarına eğitim veren 4 yıllık Yüksek Hemşirelik Okulları da halen faaliyettedir. Bu okullardan en ünlüsü İstanbul&#8217;daki Florance Nightingale Yüksek Hemşirelik Okulu&#8217;dur. Çeşitli üniversitelere bağlı hemşirelik okulları da vardır. <br />
<br />
12 Mayıs&#8217;ta hemşireliğin kurucusu Florance Nightingale doğduğu için, ona izafeten "Hemşirelik Haftası"nın başlangıç günü olmuştur. <br />
12&#8211;18 Mayıs tarihleri arasında başta hemşireliğin kurucusu Florance Nightingale (1820&#8211;1910)&#8217;in özverili, sevecen, gece ve gündüz hizmetleri saygıyla anlatılırken, hemşirelik mesleğinin de kutsallığını vurgulamak gerekir. <br />
<br />
Hemşirelik; insan sevgisiyle dolu, şefkatle, sabırla yapılan kutsal ve onurlu bir meslektir. <br />
Bu hafta değerlendirilirken, hemşirelik mesleğinin sorunları ortaya konur ve çözümler üretilir. Mesleğin önemine toplumun dikkati çekti. <br />
<br />
Nightingale, Kırım Savaşı sırasında İngiltere&#8217;den gelerek, Üsküdar&#8217;daki Selimiye Kışlası&#8217;nda hemşirelik yapmış ve büyük ün kazanmıştır. 1964 yılından itibaren ülkemizde de her 12 Mayıs Günü "Hemşireler Günü" olarak kutlanmaktadır. <br />
<br />
Sağlık, bireylerde, zorunlu, vazgeçilmez ve hayatın her döneminde aynı önemi koruyan temel ihtiyaçlardan biridir. Bu ihtiyaca cevap veren personel içinde en önemli meslek grubu ise hemşirelerdir. <br />
<br />
Hemşirelik, güç çalışma şartlarını gerektiren, özveri, sabır, hoşgörü kavramlarını içinde bulunduran zor bir meslektir. Hemşirelik, diğer mesleklerde olduğu gibi, toplumsal ihtiyaçlardan doğan, insan hayatıyla yakında ilgili bir meslektir; ekip çalışmasını bilen, el becerisi olan, hızlı çalışan hünerli eller ister; temelinde sevgi, saygı yatar. Hemşire din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin, birey, aile ve topluma sağlığını kazandırmak için çalışır. Bu nedenle, sevgiden, şefkatten, disiplin ve ciddiyetten uzak bir kişinin bu mesleği icra etmesi mümkün değildir; çünkü hemşire, sağlığı yerinde olmayan, yardıma muhtaç insanlara hizmet vermektedir. Bu yönü düşünüldüğünde, hemşirelerin, hem eğitim açısından hem de psikolojik, sosyal ve ekonomik açıdan desteklenmesi gereken bir meslek grubu olduğu ortaya çıkmaktadır]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Müzeler Haftası 18 - 24 Mayıs]]></title>
			<link>http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1819</link>
			<pubDate>Thu, 22 May 2008 00:19:27 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1819</guid>
			<description><![CDATA[Müzeler Haftası hakkında genel bilgi <br />
18-24 Mayıs tarihleri arası Müzeler Haftası&#8217;dır. Müzeler Haftası'nda ülkemizin kültür varlıkları tanıtılır. Eski eserlerin korunması, gereği anlatılır. Müzelerimiz gezilerek milli kültür ve tarih bilgimiz zenginleştirilir. Hafta içinde açık oturumlar düzenlenir. Uzmanların konferans vermeleri sağlanır. Okullarda Tabiat Varlıkları ve Müzeler köşesi hazırlanır, bu köşede müzeci&shy;likle ilgili basında çıkan yazılar sergilenir. Öğrencilerin müzecilikle ilgili yazıları burada değerlendirilir. Çevrede bulunan eski eser niteliğindeki belge ve kalıntılar bu köşede sergilenir. <br />
Müze; sanat, bilim, tarih, kültürle ilgili eserlerin halka gösterilmek için toplanıp sergilendiği yerlerdir. Eski eser; belge, anıt ve kalıntılardır. Eski eserler, bize, geçmiş yıllarda insanların düşünüş, inanç, yaşayış ve yete&shy;nekleri hakkında bilgi verirler. Geçmişi öğrenerek bugünü anlamamıza yardımcı olurlar. <br />
Orta Çağ&#8217;da gerçek anlamda müze yoktu. Kilise ve manastırlarda zengin eşya koleksiyonları bulunuyordu. Fransa&#8217;da önce sanat daha sonra da tarihi eserlerin sergilenmesine başlandı. Kral ve önde gelenlerin bir araya getirdikleri eserler koleksiyon olarak sergilenmeye başlandı. Bu çalışmalar, müzecilik, müze kurma fikrinin de çekirdeğini oluşturdu. Kazı çalışmalarının başlaması 18. yüzyılın ikinci çeyreğinde olmuştur. Halkın gezebileceği müzeler kurma fikrini ilk olarak La Font de Saint Yenne (La Fon dö Sen Yen) adında bir Fransız yazar ortaya atmıştır(1746). Ancak, bu müze 1785 yılında kapanmıştır. <br />
Fransız İhtilali sırasında müze kurma fikri yeniden gündeme geldi. Avrupa&#8217;nın ilk ulusal müzesi 27 Temmuz 1793 tarihinde açılan Louvre (Luvr) müzesidir. Süsleme sanatları ile ilgili müzelerin en eski örneği Londra&#8217;daki Victoria and Albert Museum (Viktorya ve Albert Müzesi)&#8217;un kökeninde de 1851 yılında bu kentte açılan ilk evrensel sergi yer alır. 1870&#8217;li yıllardan itibaren İskandinav ülkelerinde halk, yaşantısını ve sanatlarını gösterime sunan folklor müzeleri kurmaya başladı. Bu müzeler, açık havada sergi şeklinde yapılmış müzeler idi. İkinci Dünya Savaşı&#8217;ndan sonra bu çalışmalar daha çağdaş müzelerin kurulmasına kadar devam etti. Daha sonra müzeler bu etkinliklerinin yanında sinema, müzik, tiyatro ve bunun gibi etkinliklere de açılmaya başladı. <br />
Müzeler başlangıçta halka açık değildi. Müzelerden devlet yöneticileri ile bilginler yararlanıyordu. 1850 yılından sonra müzelerdeki eski eserler sergilenerek halkın ilgisine ve bilgisine sunuldu. <br />
Yurdumuzda müze çalışmaları 1846 yılında Ahmet Fethi Paşa tarafından başlatıldı. İlk müze İstanbul&#8217;da Aya irini Kilisesi'nde kuruldu. Daha sonra Osman Hamdi Bey zamanında yurdun çeşitli bölgelerinde özellikle Nemrut Dağı'nda eski Sayda kentinde yapılan arkeolojik kazılardan çıkan eserler İstanbul&#8217;a getirildi. Bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzesi kuruldu. Osman Hamdi Beyin ölümünden sonra bu göreve Halit Eldem atandı. Onun zamanında Türk İslam eserlerini içine alan «İslam Müzesi» kuruldu. <br />
1924 yılında Topkapı Sarayı müze olarak hizmete açıldı. 1928 yılında Etnografya Müzesi tamamlanarak hizmete girdi. 1934 yılında Ayasofya müze olarak hizmete sunuldu. Bu arada Konya, Bursa, Manisa, İzmir, Kayseri, Afyon, Antalya, Edirne, Adana illerimizde müzeler açıldı. Açılan müzeler geliştirildi. Eski müzeler onarıldı. <br />
Cumhuriyet döneminde bir yandan müzeler açılırken öte yandan da arkeolojik kazılar yapıldı. Roma Hamamı, Ahlatlıbel, Alacahöyük, Alişar, Boğazlıyan kazıları ilk milli arkeolojik kazılardır. Bu kazılardan çıkan eser&shy;ler Ankara'da Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ndedir. <br />
Ülkemiz toprakları üstünde birçok uygarlıklar yaşanmıştır. Bu uygar&shy;lıkların kalıntıları, anıtları belgeleri müzelerimizde sergileniyor. Yurdumuzda 1995 yılı istatistiklerine göre resmi ve özel kuruluşlara bağlı müzelerin toplam sayısı 163&#8217;e ulaşmıştır. Bunların arasında, Kültür Bakanlığı Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü&#8217;ne bağlı müzeler çoğunluğu teşkil eder. <br />
Müzelerin çoğu İstanbul, İzmir, Ankara ve Konya&#8217;dadır. En çok ziyaretçisi olan müze Topkapı Sarayı Müzesidir. Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzesi, İstanbul Türk İslam Eserleri Müzesi, Ayasofya, Efes Müzesi ile Konya Mevlana Müzesi en önemli müzelerimizdir. <br />
Yurdumuzda bulunan bu müzeler ile diğer müzelerin tümünde toplam 2.553.637 eser sergilenmektedir (Devlet İstatistik Enstitüsü yıllığı 1995 verileri). <br />
Yurdumuza gelen turistlerin büyük bir çoğunluğu bu müzelerimizi gezmektedir. Müzelerimizi zenginleştirmek için bulduğumuz eski eserleri müze yöneticilerine teslim etmeliyiz. Çevremizde izinsiz kazı yapılıyorsa durumu ilgili makamlara bildirmek bir yurttaşlık görevidir. <br />
Yurdumuzun tarihi değerlerine eski eserleri koruyarak sahip çıkmalı&shy;yız. Bu onurlu bir yurttaşlık görevidir]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Müzeler Haftası hakkında genel bilgi <br />
18-24 Mayıs tarihleri arası Müzeler Haftası&#8217;dır. Müzeler Haftası'nda ülkemizin kültür varlıkları tanıtılır. Eski eserlerin korunması, gereği anlatılır. Müzelerimiz gezilerek milli kültür ve tarih bilgimiz zenginleştirilir. Hafta içinde açık oturumlar düzenlenir. Uzmanların konferans vermeleri sağlanır. Okullarda Tabiat Varlıkları ve Müzeler köşesi hazırlanır, bu köşede müzeci&shy;likle ilgili basında çıkan yazılar sergilenir. Öğrencilerin müzecilikle ilgili yazıları burada değerlendirilir. Çevrede bulunan eski eser niteliğindeki belge ve kalıntılar bu köşede sergilenir. <br />
Müze; sanat, bilim, tarih, kültürle ilgili eserlerin halka gösterilmek için toplanıp sergilendiği yerlerdir. Eski eser; belge, anıt ve kalıntılardır. Eski eserler, bize, geçmiş yıllarda insanların düşünüş, inanç, yaşayış ve yete&shy;nekleri hakkında bilgi verirler. Geçmişi öğrenerek bugünü anlamamıza yardımcı olurlar. <br />
Orta Çağ&#8217;da gerçek anlamda müze yoktu. Kilise ve manastırlarda zengin eşya koleksiyonları bulunuyordu. Fransa&#8217;da önce sanat daha sonra da tarihi eserlerin sergilenmesine başlandı. Kral ve önde gelenlerin bir araya getirdikleri eserler koleksiyon olarak sergilenmeye başlandı. Bu çalışmalar, müzecilik, müze kurma fikrinin de çekirdeğini oluşturdu. Kazı çalışmalarının başlaması 18. yüzyılın ikinci çeyreğinde olmuştur. Halkın gezebileceği müzeler kurma fikrini ilk olarak La Font de Saint Yenne (La Fon dö Sen Yen) adında bir Fransız yazar ortaya atmıştır(1746). Ancak, bu müze 1785 yılında kapanmıştır. <br />
Fransız İhtilali sırasında müze kurma fikri yeniden gündeme geldi. Avrupa&#8217;nın ilk ulusal müzesi 27 Temmuz 1793 tarihinde açılan Louvre (Luvr) müzesidir. Süsleme sanatları ile ilgili müzelerin en eski örneği Londra&#8217;daki Victoria and Albert Museum (Viktorya ve Albert Müzesi)&#8217;un kökeninde de 1851 yılında bu kentte açılan ilk evrensel sergi yer alır. 1870&#8217;li yıllardan itibaren İskandinav ülkelerinde halk, yaşantısını ve sanatlarını gösterime sunan folklor müzeleri kurmaya başladı. Bu müzeler, açık havada sergi şeklinde yapılmış müzeler idi. İkinci Dünya Savaşı&#8217;ndan sonra bu çalışmalar daha çağdaş müzelerin kurulmasına kadar devam etti. Daha sonra müzeler bu etkinliklerinin yanında sinema, müzik, tiyatro ve bunun gibi etkinliklere de açılmaya başladı. <br />
Müzeler başlangıçta halka açık değildi. Müzelerden devlet yöneticileri ile bilginler yararlanıyordu. 1850 yılından sonra müzelerdeki eski eserler sergilenerek halkın ilgisine ve bilgisine sunuldu. <br />
Yurdumuzda müze çalışmaları 1846 yılında Ahmet Fethi Paşa tarafından başlatıldı. İlk müze İstanbul&#8217;da Aya irini Kilisesi'nde kuruldu. Daha sonra Osman Hamdi Bey zamanında yurdun çeşitli bölgelerinde özellikle Nemrut Dağı'nda eski Sayda kentinde yapılan arkeolojik kazılardan çıkan eserler İstanbul&#8217;a getirildi. Bugünkü İstanbul Arkeoloji Müzesi kuruldu. Osman Hamdi Beyin ölümünden sonra bu göreve Halit Eldem atandı. Onun zamanında Türk İslam eserlerini içine alan «İslam Müzesi» kuruldu. <br />
1924 yılında Topkapı Sarayı müze olarak hizmete açıldı. 1928 yılında Etnografya Müzesi tamamlanarak hizmete girdi. 1934 yılında Ayasofya müze olarak hizmete sunuldu. Bu arada Konya, Bursa, Manisa, İzmir, Kayseri, Afyon, Antalya, Edirne, Adana illerimizde müzeler açıldı. Açılan müzeler geliştirildi. Eski müzeler onarıldı. <br />
Cumhuriyet döneminde bir yandan müzeler açılırken öte yandan da arkeolojik kazılar yapıldı. Roma Hamamı, Ahlatlıbel, Alacahöyük, Alişar, Boğazlıyan kazıları ilk milli arkeolojik kazılardır. Bu kazılardan çıkan eser&shy;ler Ankara'da Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ndedir. <br />
Ülkemiz toprakları üstünde birçok uygarlıklar yaşanmıştır. Bu uygar&shy;lıkların kalıntıları, anıtları belgeleri müzelerimizde sergileniyor. Yurdumuzda 1995 yılı istatistiklerine göre resmi ve özel kuruluşlara bağlı müzelerin toplam sayısı 163&#8217;e ulaşmıştır. Bunların arasında, Kültür Bakanlığı Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü&#8217;ne bağlı müzeler çoğunluğu teşkil eder. <br />
Müzelerin çoğu İstanbul, İzmir, Ankara ve Konya&#8217;dadır. En çok ziyaretçisi olan müze Topkapı Sarayı Müzesidir. Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi, İstanbul Arkeoloji Müzesi, İstanbul Türk İslam Eserleri Müzesi, Ayasofya, Efes Müzesi ile Konya Mevlana Müzesi en önemli müzelerimizdir. <br />
Yurdumuzda bulunan bu müzeler ile diğer müzelerin tümünde toplam 2.553.637 eser sergilenmektedir (Devlet İstatistik Enstitüsü yıllığı 1995 verileri). <br />
Yurdumuza gelen turistlerin büyük bir çoğunluğu bu müzelerimizi gezmektedir. Müzelerimizi zenginleştirmek için bulduğumuz eski eserleri müze yöneticilerine teslim etmeliyiz. Çevremizde izinsiz kazı yapılıyorsa durumu ilgili makamlara bildirmek bir yurttaşlık görevidir. <br />
Yurdumuzun tarihi değerlerine eski eserleri koruyarak sahip çıkmalı&shy;yız. Bu onurlu bir yurttaşlık görevidir]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Uluslararası Aile Günü 15 Mayıs]]></title>
			<link>http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1818</link>
			<pubDate>Thu, 22 May 2008 00:13:05 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1818</guid>
			<description><![CDATA[Uluslararası Aile Günü hakkında genel bilgi <br />
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 20 Eylül 1993 tarih ve 47/231 sayılı kararı ile 15 Mayıs&#8217;ı Uluslararası Aile Günü olarak ilan etmiş ve 1994 yılından başlamak üzere her yılın 15 Mayıs tarihinin Aile Günü olarak kullanılacağını, kutlamanın Birleşmiş Milletlere üye ülkelerde olduğu gibi, dünyadaki tüm ülkelerde de yaygınlaşacağı umudunda olduğunu belirtmiştir. 15 Mayıs&#8217;ın Uluslararası Aile Günü ilan edilmesinin temelinde; toplumun tüm kesimlerinin aile konusundaki farkındalığının artırılması, aileleri destekleyici faaliyetlerinin teşvik edilmesi, ailelerin toplumsal sorumluluklarını yerine getirebilmesine yardım edilmesi ile ailelere yönelik mümkün olan tüm korumaların ve yardımların sağlanması yatmaktadır. Uluslararası Aile Yılı olması nedeniyle birincisi 15 Mayıs 1994 tarihinde gerçekleştirilen Aile Günü, Aile Yılı&#8217;nın &#8220;Aile; değişen bir dünyada kaynaklar ve sorumluluklar&#8221; ve &#8220;Aile: Toplumun kalbindeki en küçük demokrasi birimi&#8221; şeklinde belirlediği temalar çerçevesinde kutlanmıştır. <br />
<br />
1995 yılının Birleşmiş Milletlerce Hoşgörü Yılı olarak ilan edilmesi nedeniyle, o yıl Aile Günü&#8217;nün teması &#8220;Hoşgörü Ailede Başlar&#8221; şeklinde belirlenmiştir. Uluslararası Aile Günü, toplumun temel birimi olan aileye ilişkin konulara kamuoyunun dikkatini çekmeyi ve bu yöndeki eylemleri öne çıkarmayı hedeflemektedir. O tarihten itibaren her 15 Mayıs&#8217;ın Aile Günü olarak kutlanması, evrensel bir nitelik kazanması ve günümüz ailesinin gereksinimlerinin, güçlerinin, sorunlarının ve işlevlerinin daha iyi anlaşılması yönünde çalışmalalar yürütülmektedir. <br />
<br />
Birleşmiş Milletler&#8217;in 22-23 Mayıs 1995 tarihlerinde Viyana&#8217;da yaptığı toplantıda, 1996-2000 yılları arasındaki Aile Günü kutlamaları için aşağıdaki temalar seçilmiş ve B.M. üyesi ülkelere tavsiye edilmiştir. 2001 ve 2002 yılı temaları ise yine BM tarafından belirlenerek üye ülkelere gönderilmiştir. <br />
<br />
1996: Fakir, Evsiz Aileler (Fakirliğin ve Evsizliğin Kurbanı Aileler) <br />
<br />
1997: Ailelerin Eşitlik ve Adalet İlkeleri ile Oluşturulması <br />
<br />
1998: Aile: İnsan Hakları Eğitiminin Kaynağı <br />
<br />
1999: Tüm Yaşlardaki Aileler <br />
<br />
2000: Aileler: Kalkınma ve Sosyal Gelişme Birimleri <br />
<br />
2001: Aileler ve Gönüllüler: Toplumsal Dayanışmanın Tesisi <br />
<br />
2002: Aileler ve Yaşlılık: Fırsatlar ve Engeller <br />
<br />
2004 yılının Aile Günü ilan edilmesinin 10. yılı olması nedeniyle özel öneme sahiptir. 2004 yılında, 10 yılda kaydedilen gelişmelerin gözden geçirilmesi, aileye duyarlı politikalar, programlar oluşturulması, uygulanması ile ailelerin özel ihtiyaçlarının tanımlanmasına yönelik bir eylem planı hazırlanması amaçlanmaktadır. Bu doğrultuda BM tarafından üye ülkelere çalışmalara başlamaları için çağrı yapılmaktadır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Uluslararası Aile Günü hakkında genel bilgi <br />
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 20 Eylül 1993 tarih ve 47/231 sayılı kararı ile 15 Mayıs&#8217;ı Uluslararası Aile Günü olarak ilan etmiş ve 1994 yılından başlamak üzere her yılın 15 Mayıs tarihinin Aile Günü olarak kullanılacağını, kutlamanın Birleşmiş Milletlere üye ülkelerde olduğu gibi, dünyadaki tüm ülkelerde de yaygınlaşacağı umudunda olduğunu belirtmiştir. 15 Mayıs&#8217;ın Uluslararası Aile Günü ilan edilmesinin temelinde; toplumun tüm kesimlerinin aile konusundaki farkındalığının artırılması, aileleri destekleyici faaliyetlerinin teşvik edilmesi, ailelerin toplumsal sorumluluklarını yerine getirebilmesine yardım edilmesi ile ailelere yönelik mümkün olan tüm korumaların ve yardımların sağlanması yatmaktadır. Uluslararası Aile Yılı olması nedeniyle birincisi 15 Mayıs 1994 tarihinde gerçekleştirilen Aile Günü, Aile Yılı&#8217;nın &#8220;Aile; değişen bir dünyada kaynaklar ve sorumluluklar&#8221; ve &#8220;Aile: Toplumun kalbindeki en küçük demokrasi birimi&#8221; şeklinde belirlediği temalar çerçevesinde kutlanmıştır. <br />
<br />
1995 yılının Birleşmiş Milletlerce Hoşgörü Yılı olarak ilan edilmesi nedeniyle, o yıl Aile Günü&#8217;nün teması &#8220;Hoşgörü Ailede Başlar&#8221; şeklinde belirlenmiştir. Uluslararası Aile Günü, toplumun temel birimi olan aileye ilişkin konulara kamuoyunun dikkatini çekmeyi ve bu yöndeki eylemleri öne çıkarmayı hedeflemektedir. O tarihten itibaren her 15 Mayıs&#8217;ın Aile Günü olarak kutlanması, evrensel bir nitelik kazanması ve günümüz ailesinin gereksinimlerinin, güçlerinin, sorunlarının ve işlevlerinin daha iyi anlaşılması yönünde çalışmalalar yürütülmektedir. <br />
<br />
Birleşmiş Milletler&#8217;in 22-23 Mayıs 1995 tarihlerinde Viyana&#8217;da yaptığı toplantıda, 1996-2000 yılları arasındaki Aile Günü kutlamaları için aşağıdaki temalar seçilmiş ve B.M. üyesi ülkelere tavsiye edilmiştir. 2001 ve 2002 yılı temaları ise yine BM tarafından belirlenerek üye ülkelere gönderilmiştir. <br />
<br />
1996: Fakir, Evsiz Aileler (Fakirliğin ve Evsizliğin Kurbanı Aileler) <br />
<br />
1997: Ailelerin Eşitlik ve Adalet İlkeleri ile Oluşturulması <br />
<br />
1998: Aile: İnsan Hakları Eğitiminin Kaynağı <br />
<br />
1999: Tüm Yaşlardaki Aileler <br />
<br />
2000: Aileler: Kalkınma ve Sosyal Gelişme Birimleri <br />
<br />
2001: Aileler ve Gönüllüler: Toplumsal Dayanışmanın Tesisi <br />
<br />
2002: Aileler ve Yaşlılık: Fırsatlar ve Engeller <br />
<br />
2004 yılının Aile Günü ilan edilmesinin 10. yılı olması nedeniyle özel öneme sahiptir. 2004 yılında, 10 yılda kaydedilen gelişmelerin gözden geçirilmesi, aileye duyarlı politikalar, programlar oluşturulması, uygulanması ile ailelerin özel ihtiyaçlarının tanımlanmasına yönelik bir eylem planı hazırlanması amaçlanmaktadır. Bu doğrultuda BM tarafından üye ülkelere çalışmalara başlamaları için çağrı yapılmaktadır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dünya Çiftçiler Günü hakkında genel bilgi]]></title>
			<link>http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1817</link>
			<pubDate>Thu, 22 May 2008 00:12:12 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1817</guid>
			<description><![CDATA[Dünya Çiftçiler Günü hakkında genel bilgi <br />
14 Mayıs 1946 Uluslararası Tarım Üreticileri Federasyon'unun kuru&shy;luş tarihidir. Bu kuruluşun kısa adı İFAB&#8217; tır. Türkiye Ziraat Odaları Birliği bu kuruluşun üyesidir. <br />
Uluslararası Tarım Üreticileri Federasyonu'nun kuruluş günü olan 14 Mayıs yalnız bizde değil kuruluşa üye bütün ülkelerde Dünya Çiftçiler Günü olarak kutlanmaktadır. <br />
Çiftçi, geçimini toprağı ekerek sağlayan kimsedir. <br />
Dünya Çiftçiler Günü&#8217;nde radyo ve televizyonda çiftçinin sorunları dile getirilir. Bu konuda açık oturumlar düzenlenir. Hazırlanan özel prog&shy;ramlarda, tarımda verimlilik konusu üzerinde durulur. Sulama, gübreleme, ilaçlama konusunda aydınlatıcı bilgiler verilir. Toprağın daha iyi işlenebil&shy;mesi için ekim, dikim, bakım ve hasat işlerini yapmakta kullanılan alet ve makinalar tanıtılır. Yine Dünya Çiftçiler Günü&#8217;nde çok güç şartlar altında çalışan çiftçilerin ekonomimize katkıları anlatılır. <br />
Dünya Çiftçiler Günü okullarda da kutlanır. Beslenmemiz için gerekli tarım ürünleri üreten çiftçilerimizin bağ, bahçe ve tarlada nasıl zor şartlar altında çalıştıkları açıklanır. Giyeceklerimizin ham, maddesi olan pamuğun, ipeğin, yünün üretilmesinde çiftçilerimizin çalışmaları anlatılır. Sınıflarda tarım ürünleri koleksiyonu yapılır. Çiftçilerle ilgili şiirler okunur. Okul gazetesine Dünya Çiftçiler Günü'nün anlam ve önemini açıklayan yazılar hazırlanır. Gazete ve dergilerde yayınlanan yazılar kesilerek değerlendirilir. <br />
Nüfusumuzun büyük çoğunluğu köylerde çiftçilik yapar. Çiftçiler her mevsimde çalışırlar. Bu çalışmalarının sonucu olarak sofralarımızın ekmeğini, meyvesini, sebzesini üretirler. Yaşamımızı çiftçilerimizin ürettiklerini yiyerek sürdürürüz. Güç şartlar altında çalışan, yorulan çiftçilerimize saygılı olmalıyız. Yiyeceklerimizin her birinde çiftçilerimizin alın teri ve göz nuru olduğunu unutmamalıyız. <br />
Dünya Çiftçiler Günü'nde öğrendiklerimizi unutmayalım. Beslenmemizi sağlamak için her mevsim gece gündüz, yaz kış demeden çalışan çiftçilerimize saygılı olalım.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Dünya Çiftçiler Günü hakkında genel bilgi <br />
14 Mayıs 1946 Uluslararası Tarım Üreticileri Federasyon'unun kuru&shy;luş tarihidir. Bu kuruluşun kısa adı İFAB&#8217; tır. Türkiye Ziraat Odaları Birliği bu kuruluşun üyesidir. <br />
Uluslararası Tarım Üreticileri Federasyonu'nun kuruluş günü olan 14 Mayıs yalnız bizde değil kuruluşa üye bütün ülkelerde Dünya Çiftçiler Günü olarak kutlanmaktadır. <br />
Çiftçi, geçimini toprağı ekerek sağlayan kimsedir. <br />
Dünya Çiftçiler Günü&#8217;nde radyo ve televizyonda çiftçinin sorunları dile getirilir. Bu konuda açık oturumlar düzenlenir. Hazırlanan özel prog&shy;ramlarda, tarımda verimlilik konusu üzerinde durulur. Sulama, gübreleme, ilaçlama konusunda aydınlatıcı bilgiler verilir. Toprağın daha iyi işlenebil&shy;mesi için ekim, dikim, bakım ve hasat işlerini yapmakta kullanılan alet ve makinalar tanıtılır. Yine Dünya Çiftçiler Günü&#8217;nde çok güç şartlar altında çalışan çiftçilerin ekonomimize katkıları anlatılır. <br />
Dünya Çiftçiler Günü okullarda da kutlanır. Beslenmemiz için gerekli tarım ürünleri üreten çiftçilerimizin bağ, bahçe ve tarlada nasıl zor şartlar altında çalıştıkları açıklanır. Giyeceklerimizin ham, maddesi olan pamuğun, ipeğin, yünün üretilmesinde çiftçilerimizin çalışmaları anlatılır. Sınıflarda tarım ürünleri koleksiyonu yapılır. Çiftçilerle ilgili şiirler okunur. Okul gazetesine Dünya Çiftçiler Günü'nün anlam ve önemini açıklayan yazılar hazırlanır. Gazete ve dergilerde yayınlanan yazılar kesilerek değerlendirilir. <br />
Nüfusumuzun büyük çoğunluğu köylerde çiftçilik yapar. Çiftçiler her mevsimde çalışırlar. Bu çalışmalarının sonucu olarak sofralarımızın ekmeğini, meyvesini, sebzesini üretirler. Yaşamımızı çiftçilerimizin ürettiklerini yiyerek sürdürürüz. Güç şartlar altında çalışan, yorulan çiftçilerimize saygılı olmalıyız. Yiyeceklerimizin her birinde çiftçilerimizin alın teri ve göz nuru olduğunu unutmamalıyız. <br />
Dünya Çiftçiler Günü'nde öğrendiklerimizi unutmayalım. Beslenmemizi sağlamak için her mevsim gece gündüz, yaz kış demeden çalışan çiftçilerimize saygılı olalım.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dünya Eczacılık Günü 14 Mayıs]]></title>
			<link>http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1816</link>
			<pubDate>Thu, 22 May 2008 00:11:29 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1816</guid>
			<description><![CDATA[Dünya Eczacılık Günü hakkında genel bilgi <br />
14 Mayıs 1839 tarihinde Mektebi Tıbbiyei Adliyei Şahaneye bağlı, eczacılık mesleğine yönelik, bağımsız olarak eğitim vermek üzere bir sınıf açılmıştır. Ülkemizde, eczacılık öğretimine başlanmasının yıl dönümü olan 14 Mayıs, 1968 yılından beri Eczacılık Günü olarak kutlanmaktadır. <br />
6197 sayılı Eczacılar ve Eczaneler Hakkında Kanun, 1953 yılında yürürlüğe girmiş ve eczacılık mesleği, halen bu yasayla icra edilmeye çalışılmaktadır. Ülkemizde, Türk Eczacıları Birliğine bağlı 41 eczacı odası ve bu odalara bağlı 22 600 eczaneyle, eczacılar, sağlık hizmeti vermeye devam etmektedirler.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Dünya Eczacılık Günü hakkında genel bilgi <br />
14 Mayıs 1839 tarihinde Mektebi Tıbbiyei Adliyei Şahaneye bağlı, eczacılık mesleğine yönelik, bağımsız olarak eğitim vermek üzere bir sınıf açılmıştır. Ülkemizde, eczacılık öğretimine başlanmasının yıl dönümü olan 14 Mayıs, 1968 yılından beri Eczacılık Günü olarak kutlanmaktadır. <br />
6197 sayılı Eczacılar ve Eczaneler Hakkında Kanun, 1953 yılında yürürlüğe girmiş ve eczacılık mesleği, halen bu yasayla icra edilmeye çalışılmaktadır. Ülkemizde, Türk Eczacıları Birliğine bağlı 41 eczacı odası ve bu odalara bağlı 22 600 eczaneyle, eczacılar, sağlık hizmeti vermeye devam etmektedirler.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Atatürk'ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı 19 Mayıs]]></title>
			<link>http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1815</link>
			<pubDate>Thu, 22 May 2008 00:09:33 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1815</guid>
			<description><![CDATA[Atatürk'ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı hakkında genel bilgi <br />
19 Mayıs 1919 Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a geldiği gündür. Ulusal bayram günümüzdür. Her yıl 19 Mayıs günü Gençlik ve Spor Bayramımız yurdun her yanında spor gösterileri ve törenlerle kutlanır. <br />
1914'de başlayan Birinci Dünya Savaşı dört yıl sürdü. Savaş öncesi Avrupa'nın belli başlı ülkeleri ikiye ayrıldı. Birbirleriyle savaştılar. Bu savaş&shy;ta bizimle birlikte onlar yenildi. Savaş kurallarına göre biz de yenilmiş sayıl&shy;dık. Savaş sonunda Mondros Silah Bırakışması imzalandı. Buna göre Fransızlar Adana ve Hatay'a; İngilizler Urfa, Mardin ve Merzifon'a; İtalyanlar Antalya'ya yerleştiler. 15 Mayıs 1919 günü Yunanlılar İzmir&#8217;e girdi. Böylece yurdumuz paylaşıldı. Ordularımız dağıtıldı, İstanbul Boğazı düşman gemileri ile doldu. <br />
Trablusgarp'da Birinci Dünya Savaşı'nda Anafartalar'da düşman güçlerini yenen Mustafa Kemal bu kez yurdumuzu kurtarmak için Anadolu'ya geçmeye karar verdi. 16 Mayıs günü İstanbul&#8217;dan Bandırma Vapuru'na bindi. Bu yolculuğu General Hikmet Gerçekçi şöyle anlatıyor : «Karargah üstlerinin hemen hepsini deniz tutmuştu. Kimse kamarasından dışarı çıkamıyordu. Samsun'a az bir yolumuz kalmıştı. Herhangi bir terslik çıkmazsa, çok değil yarın sabah orada olacağımızı ümit ediyorduk, bu düşünceler içinde güvertede ellerimle küpeşte demirini tuta tuta yürümeye çalışırken O'nun kamarasından çıktığını gördüm. Sert bakışlarıyla ufka bir göz gezdirdikten sonra kaptan köşküne çıktılar. Bandırma vapurunda hemen herkesi deniz tutmuştu, oysa Mustafa Kemal dipdiriydi ve çok sağlıklıydı. Kıyı bir ana baba günü halini aldı. Gemimiz demir atınca coşkun gösteriler yükseldi. Hemen ardından geminin etrafını kayıklar aldı. Halkın bu coşkun gösterisini görünce boğazıma bir şey tıkandı, gözlerim yaşardı. Vapur 19 Mayıs sabahı Samsun Limanına yanaştı. Kemal Paşa ve arkadaşları Samsun'da sevinç gösterileri ile karşılandı.» Burada bir hafta kalan Mustafa Kemal Paşa, 27 Mayıs günü Havza'ya geldi. Çalışmalarını burada da sürdürdü. <br />
Mustafa Kemal, Amasya'da yayınladığı genelge ile ulusu, ülkenin bütünlüğünü, bağımsızlığını kurtarmak için birlikte çalışmaya çağırdı. İstanbul Hükümeti Mustafa Kemal Paşa'nın bu çalışmalarından hoşnut değil&shy;di. Harbiye Bakanı Mustafa Kemal Paşa'yı İstanbul&#8217;a çağırdı. Bunun üzerine M. Kemal Paşa padişaha telgraf çekerek askerlikten çekildiğini bildirdi. Mustafa Kemal Paşa bundan böyle çalışmalarına sade bir yurttaş olarak devam etti. 4 Eylül günü Sivas&#8217;a gitti. Sivas Kongresi'nde «Ya bağımsızlık, Ya ölüm» ilkesi kabul edilerek yurt düşmandan kurtarılıncaya dek savaşmaya and içildi. <br />
Mustafa Kemal Paşa Sivas'tan sonra Ankara'ya geldi 23 Nisan 1920 günü Büyük Millet Meclisi'ni topladı. Meclis başkanlığına seçilen Mustafa Kemal Paşa düzenli ordular kurdu. Bu ordular düşmanlarla çarpışmaya başladı. Birinci İnönü, ikinci İnönü, Sakarya ve Başkomutanlık Meydan Savaşı sonunda yurdumuz düşmanlardan kurtarıldı. <br />
19 Mayıs 1919 Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başladığı gündür. Bugün aynı zamanda Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı'mızdır. Spor beden eğitimidir. Spor bedeni geliştirir. Sağlıklı olmamızı sağlar. Spor yapanlar hayatta daha başarılı olurlar. İyi bir sporcu sağlam bedenli, becerikli ve başa&shy;rılı bir insandır, içki, sigara kumar gibi alışkanlıkları yoktur. Spor kötü alış&shy;kanlıkların edinilmesine fırsat vermez. <br />
İlk, orta, lise ve dengi okullarımızda izci örgütleri vardır. İlk okullar&shy;daki bu örgüte küçük izci denir, izcilik, öğrencileri yaşamın güçlüklerine alıştırır. İzcilerin özel giysileri, çantaları, mataraları, ipleri ve çakıları vardır. Beden eğitimi öğretmenleri izcilere yürüyüşler yaptırır. İzciler için yaz aylarında ormanda, yaylada, göl ve deniz kıyısında izci kampları kurulur. Bu kamplarda izciler yaşamın güçlüklerine alışırlar. <br />
19 Mayıs'ta yurdumuzun her yerinde izciler, öğrenciler ve gençler spor gösterileri yaparlar. <br />
19 Mayıs; 1981 yılından başlayarak «Atatürk'ü Anma Günü» olarak da kutlanmaya başlandı. Atatürk bir söyleşi sırasında : «Ben 19 Mayıs'ta doğdum» demiştir. 19 Mayıs bir yandan Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başlan&shy;gıcı öte yandan ülkemizin kurtarıcısı, devletimizin kurucusu Atatürk'ün doğum yıldönümü olarak törenlerle kutlanır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Atatürk'ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı hakkında genel bilgi <br />
19 Mayıs 1919 Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a geldiği gündür. Ulusal bayram günümüzdür. Her yıl 19 Mayıs günü Gençlik ve Spor Bayramımız yurdun her yanında spor gösterileri ve törenlerle kutlanır. <br />
1914'de başlayan Birinci Dünya Savaşı dört yıl sürdü. Savaş öncesi Avrupa'nın belli başlı ülkeleri ikiye ayrıldı. Birbirleriyle savaştılar. Bu savaş&shy;ta bizimle birlikte onlar yenildi. Savaş kurallarına göre biz de yenilmiş sayıl&shy;dık. Savaş sonunda Mondros Silah Bırakışması imzalandı. Buna göre Fransızlar Adana ve Hatay'a; İngilizler Urfa, Mardin ve Merzifon'a; İtalyanlar Antalya'ya yerleştiler. 15 Mayıs 1919 günü Yunanlılar İzmir&#8217;e girdi. Böylece yurdumuz paylaşıldı. Ordularımız dağıtıldı, İstanbul Boğazı düşman gemileri ile doldu. <br />
Trablusgarp'da Birinci Dünya Savaşı'nda Anafartalar'da düşman güçlerini yenen Mustafa Kemal bu kez yurdumuzu kurtarmak için Anadolu'ya geçmeye karar verdi. 16 Mayıs günü İstanbul&#8217;dan Bandırma Vapuru'na bindi. Bu yolculuğu General Hikmet Gerçekçi şöyle anlatıyor : «Karargah üstlerinin hemen hepsini deniz tutmuştu. Kimse kamarasından dışarı çıkamıyordu. Samsun'a az bir yolumuz kalmıştı. Herhangi bir terslik çıkmazsa, çok değil yarın sabah orada olacağımızı ümit ediyorduk, bu düşünceler içinde güvertede ellerimle küpeşte demirini tuta tuta yürümeye çalışırken O'nun kamarasından çıktığını gördüm. Sert bakışlarıyla ufka bir göz gezdirdikten sonra kaptan köşküne çıktılar. Bandırma vapurunda hemen herkesi deniz tutmuştu, oysa Mustafa Kemal dipdiriydi ve çok sağlıklıydı. Kıyı bir ana baba günü halini aldı. Gemimiz demir atınca coşkun gösteriler yükseldi. Hemen ardından geminin etrafını kayıklar aldı. Halkın bu coşkun gösterisini görünce boğazıma bir şey tıkandı, gözlerim yaşardı. Vapur 19 Mayıs sabahı Samsun Limanına yanaştı. Kemal Paşa ve arkadaşları Samsun'da sevinç gösterileri ile karşılandı.» Burada bir hafta kalan Mustafa Kemal Paşa, 27 Mayıs günü Havza'ya geldi. Çalışmalarını burada da sürdürdü. <br />
Mustafa Kemal, Amasya'da yayınladığı genelge ile ulusu, ülkenin bütünlüğünü, bağımsızlığını kurtarmak için birlikte çalışmaya çağırdı. İstanbul Hükümeti Mustafa Kemal Paşa'nın bu çalışmalarından hoşnut değil&shy;di. Harbiye Bakanı Mustafa Kemal Paşa'yı İstanbul&#8217;a çağırdı. Bunun üzerine M. Kemal Paşa padişaha telgraf çekerek askerlikten çekildiğini bildirdi. Mustafa Kemal Paşa bundan böyle çalışmalarına sade bir yurttaş olarak devam etti. 4 Eylül günü Sivas&#8217;a gitti. Sivas Kongresi'nde «Ya bağımsızlık, Ya ölüm» ilkesi kabul edilerek yurt düşmandan kurtarılıncaya dek savaşmaya and içildi. <br />
Mustafa Kemal Paşa Sivas'tan sonra Ankara'ya geldi 23 Nisan 1920 günü Büyük Millet Meclisi'ni topladı. Meclis başkanlığına seçilen Mustafa Kemal Paşa düzenli ordular kurdu. Bu ordular düşmanlarla çarpışmaya başladı. Birinci İnönü, ikinci İnönü, Sakarya ve Başkomutanlık Meydan Savaşı sonunda yurdumuz düşmanlardan kurtarıldı. <br />
19 Mayıs 1919 Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başladığı gündür. Bugün aynı zamanda Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı'mızdır. Spor beden eğitimidir. Spor bedeni geliştirir. Sağlıklı olmamızı sağlar. Spor yapanlar hayatta daha başarılı olurlar. İyi bir sporcu sağlam bedenli, becerikli ve başa&shy;rılı bir insandır, içki, sigara kumar gibi alışkanlıkları yoktur. Spor kötü alış&shy;kanlıkların edinilmesine fırsat vermez. <br />
İlk, orta, lise ve dengi okullarımızda izci örgütleri vardır. İlk okullar&shy;daki bu örgüte küçük izci denir, izcilik, öğrencileri yaşamın güçlüklerine alıştırır. İzcilerin özel giysileri, çantaları, mataraları, ipleri ve çakıları vardır. Beden eğitimi öğretmenleri izcilere yürüyüşler yaptırır. İzciler için yaz aylarında ormanda, yaylada, göl ve deniz kıyısında izci kampları kurulur. Bu kamplarda izciler yaşamın güçlüklerine alışırlar. <br />
19 Mayıs'ta yurdumuzun her yerinde izciler, öğrenciler ve gençler spor gösterileri yaparlar. <br />
19 Mayıs; 1981 yılından başlayarak «Atatürk'ü Anma Günü» olarak da kutlanmaya başlandı. Atatürk bir söyleşi sırasında : «Ben 19 Mayıs'ta doğdum» demiştir. 19 Mayıs bir yandan Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başlan&shy;gıcı öte yandan ülkemizin kurtarıcısı, devletimizin kurucusu Atatürk'ün doğum yıldönümü olarak törenlerle kutlanır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Etik Günü 25 Mayıs]]></title>
			<link>http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1814</link>
			<pubDate>Thu, 22 May 2008 00:09:04 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1814</guid>
			<description><![CDATA[Etik Günü <br />
Bir ülkede etik değerlerin oluşup kök salmasında birinci derecede etkili etmen bireyleri kültürlü uygar insanlar yapmayı amaçlayan eğitim düzeyleri. Ülkemiz açısından içine düştüğümüz olumsuz çarpıcı bir örnek her düzeyde eğitimi bir yabancı dilde yapma çabaları. Kendi anadilinde yapılan eğitimin önemine dikkat çekenlerin yadırgandığı bir düzeye kadar bu olumsuzluğu getirmiş bulunuyoruz. Etik değerlere özen gösterilen ülkelerde hiç kimse kendi ana dilinden bu derece vazgeçmiş gözükmüyor. Üstelik hem kendi diline hem de başkalarının anadiline saygıyı önemli bir etik değer sayıyor. <br />
Bizim toplumsal olarak bugün karşı karşıya bulunduğumuz sorun, toplumsal yaşantımızdaki gelişmelerin toplumun geneli için geçerli olacak değer yargılarını oluşturamamış olması. Biz cumhuriyetin kuruluşu ile başlayan Atatürk devrimlerinin yaşamımıza soktuğu değer yargılarına güveniyoruz ve geçerliliğini koruduğuna inanıyoruz. Evrensel düzeyde geçerli olan değer yargılarına dayanan Atatürk ilke ve devrimlerini, teknolojik gelişmelerin günümüzde yaşattığı toplumsal dönüşümler bile eskitememekte. <br />
İnsanoğlu, varoluşuyla birlikte, "ahlâkilik kaygısını" içinde taşımıştır. Kendisini "iyi" ve "kötü" olana dair sorgulamalara tabi tutarak, bunların "ne" olduğu sorusunun cevabını aramıştır. İşte bu aşamada ahlâkilik problemi ile karşılaşmıştır. Çevresinde gördüğü insanlar ve etrafındaki fizik nesnelerle ilişki kurarken karşılaştıklarının, bir takım değerlerle anlam taşıdığını görmüştür. Bu değerler de o insanın ahlâkî kodlarını belirlemiştir. Değerlerin dikkate alınmadığı anlarda, farklı eylem imkânlarıyla karşılaşıldığı zaman, neyi yapmanın doğru olacağına dair çeşitli ikilemler içerisine girilmesi kaçınılmaz olmuştur. Bu ikilemlerin tabiî bir sonucu olarak da doğru ve iyi olana dair çeşitli tasavvurlar ileri sürülmüştür. <br />
"Doğru" ve "iyi"nin "ne" olması gerektiğine dair bilgiler insanlığın ilk kültürel bulgularına kadar götürülebilir. Çeşitli kabartma resimler, destanlar, yazılı taşlar ve yazılı eserlerde buna dair motifler vardır. "İyi"nin "ne" olduğu üzerinde durarak diğer insanlara öncülük eden en önemli kişiler hiç kuşkusuz filozoflar ve peygamberlerdir. <br />
Filozoflar, felsefenin tabiatı gereği "iyi"nin "ne" olduğunu tartışmakla beraber somut davranış biçimleri vermekten kaçınmışlardır; peygamberler ise, iyinin ne olduğu üzerinde durarak, insanlara "model davranış biçimleri" sunmuşlardır. Peygamberler bu misyonlarını vahiy ve vahyi açıklayıcı sözler yoluyla yerine getirmişlerdir. Son peygamber Hz. Muhammed (asm) "Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim." diyerek hayatın bütün alanlarını kuşatan bir değerler sistemi sunmuştur. <br />
Aynı problem bugün de insanlığı meşgul etmektedir. Teknolojinin gelişmesi ve sosyo-ekonomik hareketliliğe bağlı olarak daha karmaşık hale gelen gündelik hayatlar, "iyi"nin "ne" olduğu sorusunu cevaplamayı daha da zorlaştırmıştır. İnsanlık, hayatın değişik alanlarında, bu soruya doğru cevaplar bulabilmek için "etik kodlar"a ihtiyaç duymuştur. Bilim adamları, mühendisler, siyasetçiler, hukukçular, tüccarlar, doktorlar, iş adamları ve meslek odaları yaşadıkları problemleri çözebilmek için bir değer yargıları sistemine dayalı teamüller oluşturmuşlardır. Bilgisayar alanında, internet kullanımında, enformasyon teknolojisinde, şirketlerin rekabet alanında ahlâka uygun olanla olmayan bilinmek istenmiştir.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Etik Günü <br />
Bir ülkede etik değerlerin oluşup kök salmasında birinci derecede etkili etmen bireyleri kültürlü uygar insanlar yapmayı amaçlayan eğitim düzeyleri. Ülkemiz açısından içine düştüğümüz olumsuz çarpıcı bir örnek her düzeyde eğitimi bir yabancı dilde yapma çabaları. Kendi anadilinde yapılan eğitimin önemine dikkat çekenlerin yadırgandığı bir düzeye kadar bu olumsuzluğu getirmiş bulunuyoruz. Etik değerlere özen gösterilen ülkelerde hiç kimse kendi ana dilinden bu derece vazgeçmiş gözükmüyor. Üstelik hem kendi diline hem de başkalarının anadiline saygıyı önemli bir etik değer sayıyor. <br />
Bizim toplumsal olarak bugün karşı karşıya bulunduğumuz sorun, toplumsal yaşantımızdaki gelişmelerin toplumun geneli için geçerli olacak değer yargılarını oluşturamamış olması. Biz cumhuriyetin kuruluşu ile başlayan Atatürk devrimlerinin yaşamımıza soktuğu değer yargılarına güveniyoruz ve geçerliliğini koruduğuna inanıyoruz. Evrensel düzeyde geçerli olan değer yargılarına dayanan Atatürk ilke ve devrimlerini, teknolojik gelişmelerin günümüzde yaşattığı toplumsal dönüşümler bile eskitememekte. <br />
İnsanoğlu, varoluşuyla birlikte, "ahlâkilik kaygısını" içinde taşımıştır. Kendisini "iyi" ve "kötü" olana dair sorgulamalara tabi tutarak, bunların "ne" olduğu sorusunun cevabını aramıştır. İşte bu aşamada ahlâkilik problemi ile karşılaşmıştır. Çevresinde gördüğü insanlar ve etrafındaki fizik nesnelerle ilişki kurarken karşılaştıklarının, bir takım değerlerle anlam taşıdığını görmüştür. Bu değerler de o insanın ahlâkî kodlarını belirlemiştir. Değerlerin dikkate alınmadığı anlarda, farklı eylem imkânlarıyla karşılaşıldığı zaman, neyi yapmanın doğru olacağına dair çeşitli ikilemler içerisine girilmesi kaçınılmaz olmuştur. Bu ikilemlerin tabiî bir sonucu olarak da doğru ve iyi olana dair çeşitli tasavvurlar ileri sürülmüştür. <br />
"Doğru" ve "iyi"nin "ne" olması gerektiğine dair bilgiler insanlığın ilk kültürel bulgularına kadar götürülebilir. Çeşitli kabartma resimler, destanlar, yazılı taşlar ve yazılı eserlerde buna dair motifler vardır. "İyi"nin "ne" olduğu üzerinde durarak diğer insanlara öncülük eden en önemli kişiler hiç kuşkusuz filozoflar ve peygamberlerdir. <br />
Filozoflar, felsefenin tabiatı gereği "iyi"nin "ne" olduğunu tartışmakla beraber somut davranış biçimleri vermekten kaçınmışlardır; peygamberler ise, iyinin ne olduğu üzerinde durarak, insanlara "model davranış biçimleri" sunmuşlardır. Peygamberler bu misyonlarını vahiy ve vahyi açıklayıcı sözler yoluyla yerine getirmişlerdir. Son peygamber Hz. Muhammed (asm) "Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim." diyerek hayatın bütün alanlarını kuşatan bir değerler sistemi sunmuştur. <br />
Aynı problem bugün de insanlığı meşgul etmektedir. Teknolojinin gelişmesi ve sosyo-ekonomik hareketliliğe bağlı olarak daha karmaşık hale gelen gündelik hayatlar, "iyi"nin "ne" olduğu sorusunu cevaplamayı daha da zorlaştırmıştır. İnsanlık, hayatın değişik alanlarında, bu soruya doğru cevaplar bulabilmek için "etik kodlar"a ihtiyaç duymuştur. Bilim adamları, mühendisler, siyasetçiler, hukukçular, tüccarlar, doktorlar, iş adamları ve meslek odaları yaşadıkları problemleri çözebilmek için bir değer yargıları sistemine dayalı teamüller oluşturmuşlardır. Bilgisayar alanında, internet kullanımında, enformasyon teknolojisinde, şirketlerin rekabet alanında ahlâka uygun olanla olmayan bilinmek istenmiştir.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kardeşlik Haftası 28 Nisan - 4 Mayıs]]></title>
			<link>http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1813</link>
			<pubDate>Thu, 22 May 2008 00:08:32 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1813</guid>
			<description><![CDATA[Kardeşlik Haftası ve sevgi <br />
&#8220;Deliye göre her gün bayram&#8221; derler. Kutlayacak olana, her haftanın bir adı var. 28 Nisan-4 Mayıs arasını da &#8220;Kardeşlik Haftası&#8221; olarak ilân etmişler. Kim etmiş, niçin etmiş, diye sorarsanız, inanınız ben de bilmiyorum. Ama kime ne zararı var? <br />
Kardeşlik denilince, İbrahim Zeki Burdurlu&#8217;nun uzun ama güzel şiirini hatırlarım. Şiirin adı, Kardeşlik Türküsü: <br />
Gözlerime bak sen varsın <br />
Ben varım senin duygularında <br />
İyilik güzellik doğruluk, <br />
Kardeşçe bir mavi yolculuk. <br />
Sen benim içime doğarken <br />
Ben senin sözlerin olayım. <br />
Adımlarımız aynı türküde <br />
Yollar, bir olduğumuz için hür <br />
Uzaklar yakın, çok yakın <br />
Gök, avucumuzda görünür. <br />
Sen yelkenlerime dolarken, <br />
Ben senin denizlerin olayım <br />
Ne var aynı düşünmeye candan <br />
Neden başka seslere doğru, <br />
Üçümüz, beşimiz, milyonumuz <br />
Hepimiz bir tek insan yağmuru. <br />
Sen benim dileklerime yorul <br />
Ben senin dizlerin olayım. <br />
Aynı gök, aynı toprak, aynı gün <br />
Bir kardeş halkasıyız el ele <br />
Koş Van&#8217;dan İzmir&#8217;e can can <br />
Bak dönmüş vatan bir tek güzele. <br />
Sen benim acılarıma solarken <br />
Ben senin gündüzlerin olayım. <br />
Bir ufkun içinde bir tan var <br />
O hepimize tek ocak, <br />
Uçarı sevgilerle yücelen <br />
Altmışbeş milyonda tek bayrak. <br />
Siz benim yaralarımı sarın <br />
Ben sizin, sizlerin olayım. <br />
Tut elimden tut özümden <br />
Gel varlığıma kanat ol <br />
Ben senin varlığında eridim <br />
Sen yeniden, yeniden hayat ol. <br />
Sen benim baharımı renklerken <br />
Ben senin gözlerin olayım. <br />
Ayrılma yollarından gel bana <br />
Ben koşayım sana yollarımdan <br />
Acıda, yasta, sevinçte, bayramda <br />
Topla yemişlerimi dallarımdan. <br />
Sen tek kurtarıcım olurken <br />
Ben zafer gözlerin olayım. <br />
Kardeşlik Haftası&#8217;nı belirleyenler, sevgi-saygı duygularını geliştirmeyi amaçlasalar gerek. Kardeşlikten ben böyle anlıyorum. <br />
Sevgi, sevmek ve sevilmek... Birbirini tamamlayan ne güzel sözcükler bunlar. Sevgiyi pozitif bir enerji yoğunluğu olarak tanımlayanlar var. Sevgi, ilişkilerde, insanın var olduğu günlerden günümüze kadar, gücünü koruyan bir olgudur. Yaşamak içgüdüsünün temelidir sevgi. <br />
Boşuna söylememişler, &#8220;Sevgi ya da aşk bir hazinedir, o en ağır öyküleri hafif, en karanlık günleri aydınlık yapar&#8221; diye. Leyla ile Mecnun öyküsünü anımsarsınız. <br />
Leyla hiç de güzel değilmiş. Mecnun&#8217;a sormuşlar: <br />
&#8220;Onca sıkıntı bunun için miydi?&#8221; <br />
Mecnun yanıtlamış: <br />
&#8220;Hayır gönlümdeki Leyla içindi!&#8221; <br />
Sevgi veya aşk.. Sözlüklerimize bakacak olursak, ister Tanrı sevgisine yönelik olsun, ister canlı ve cansız varlıklara duyulan tutkulara, arzulara yönelik olsun, birbirine yakın kavramlardır bunlar. Din farkı olmaksızın inanç dünyasında, en yüce güzelliktir sevgi... Sevgi, Tanrı&#8217;nın insanlara bağışladığı duyguların en üstünüdür. <br />
Gönlünde ister kendini Yaratan&#8217;a, isterse Yaratan&#8217;ın yarattıklarına karşı sevgi duyan, başkalarının yararını, kendi çıkarlarından üstün tutan, gerektiğinde özveride ileri gidebilen, karşılık beklemeyen, bu niteliği, yaşamının bir simgesi olarak taşıyabilen kişi mutlu olur. Seven kimse, kendini sevdiğinde görmek ister. Kin ve isteri krizlerinden temizlenir. Sevdiğini hoş tutmaya, hoşlanmayacağı şeylerden sakınmaya çaba gösterir. <br />
Müslümanlıkta en büyük sevgi, bizi yaratan Tanrı&#8217;yadır. Sonra O&#8217;nun yarattığı bütün canlılara ve özellikle yaratıkların en onurlusu olan insanadır. Yunus Emre&#8217;nin &#8220;Yaratılanı hoş gör, Yaratan&#8217;da ötürü&#8221; felsefesi, Türk geleneğinin bir yansıması değil midir? <br />
Konuyu evrenselleştirebiliriz : <br />
Temelinde sevgi bulunan toplumlar düşmanlık ve kinden uzak kalarak, çevrelerine sevgi ve sevecenlik dağıtmayı başarmışlar.. Olumlu düşünenler, iyi girişimde bulunanlar için yaşam, güzelliklerle doludur. Başkalarını mutlu kılmaya çalışanlar, severler, sevilirler. Gerçek mutluluk budur. Bütün dinlerin ana öğretisi sevgidir. <br />
İnsanlığa aydınlık saçan Türk büyüğü Ahmet Yesevi&#8217;nin &#8220;Sevgi tohumları ekelim ki, sevgi çamurları yetişsin!&#8221; öğüdünü unutmamak gerekir. Hazreti Muhammed: &#8220;Mü&#8217;min, geçinen ve kendisiyle iyi geçinilen kimsedir. Sevmeyen ve sevilmeyen kimsede hayır yoktur. Birbirini seven iki kimseden Allah katında en sevgili olanı, arkadaşını daha fazla sevendir.&#8221; diye buyurmuş... Yine Peygamberimiz, &#8220;Kardeşinin uğradığı bir zarardan dolayı sevinme, sonra Allah, ona merhamet eder, seni o zor duruma sokar.&#8221; demiştir. Bir başka anlatımla, insanlara acımayanları Allah da acımaz. <br />
İslâm öncesi Türk toplumlarında, insanları sevmek, onların gönüllerini kırmamak töresi var... Çok eski bir atasözümüz şöyle : <br />
&#8220;Gönül yiken, (yıkan) Tanrı&#8217;ya irmez. (kavuşamaz)/Gönül yapmak, arş (en yüce kat) yapmak olur&#8221;. İşte bu sözden esinlenen Ahmet Yesevi bir şiirinde &#8220;Peygamber buyruğudur, kafir de olsa incitme insanı./Sevmez Tanrı gönül inciten katı kalplileri&#8221; diyor. Ahmet Yesevi&#8217;den aktarılan bu ışık Yunus Emre&#8217;de: <br />
&#8220;Gönül Çalab&#8217;ın tahtı/Çalap gönüle baktı/İki cihan bedbahtı/Kim gönül yıktı ise&#8221; şeklinde gelecek kuşaklara yansıtılıyor. <br />
Yine İslâm öncesinde, Türk toplumlarında küçüklere sevecenlikle, büyüklere saygı ile yaklaşmak töresi vardır. Gelenek ve göreneklerimizde sevginin bir başka alanı da ulus sevgisi.. &#8220;Ulusın bilmeyen, Tanrı&#8217;sın bilmez&#8221; Türk atasözü, bunun kanıtıdır... <br />
Bunlar; birlik içerisinde olmak, sevmek, yardımlaşmak, tasada ve kıvançta ortak bulunmak gerektiğinin anlatımlarıdır. İnsanlığın değişim yaşadığı, şekillendiği çağımızda, Yunus Emre&#8217;nin, Mevlâna&#8217;nın, Hacı Bektaş Veli&#8217;nin &#8220;insanı en kutlu değer sayan&#8221; anlayışlarına gereksinim duyulmaktadır. <br />
Hacı Bektaş Veli şöyle söylüyor: <br />
&#8220;Sevgi varken nefret niye, / Barış varken savaş niye/ Kardeşlik varken didişmek niye / Dostluk varken düşmanlık niye / Hoşgörü varken bağnazlık niye,/ Özgürlük varken tutsaklık niye, / Adalet varken, haksızlık niye?" <br />
Tanrı insanı sevgi ile var etti. Varlığın temelidir sevgi. Sevginin ilerisi aşk. Yunus gibi düşünenler, Tanrı&#8217;nın yarattıklarına da sevgi ile yönelmişler, onların en yücesi olan insan sevgisine ulaşmışlar.. İşte insanlığın gereksinim duyduğu anlayış, en köklü sevgi, en gerçek hoşgörünün kaynadığı budur: Kendi inancını içtenlikle yaşamak, başka inançlara hoşgörüyle bakmak.. Hepsinin kaynağı sevgidir.. Sevginin nasıl yüce değer olduğunu Mevlâna şöyle göstermektedir. <br />
&#8220;Sevgiyle acılar tatlı olur. Sevgiden bakırlar altın olur. Bulanık sular durulaşır sevgiden. Sevgiden dertler şifa bulur. Cansızlara can veren sevgidir. Sevgidir kul eden sultanları ....&#8221; <br />
Mevlâna bütün insanlığa şöyle sesleniyor. &#8220;Kardeşlerim, kardeşlerim. Bir kuvvetin, bir duygunun etkisi altında kalmayın. Kalplerimizin gerçeklere, gerçek güzelliklere açılmasını istiyorsanız sevin, birbirinizi sevin. Dostça sevin. Sevgi gönül cennetinin kapılarını açan anahtardır..&#8221; <br />
Gelelim bütün bunlardan çıkaracağımız sonuca: Sevgi sözde kalmamalı. Öze geçmeli. Sevgi çok söylenmeli. Derin yaşanmalı. Biz sevgiye muhtacız. Havaya, suya, ekmeğe muhtaç olduğumuz kadar. Birbirimizi sevmemiz gerek. Bu yetmez. Bunu bilmemiz, bildirmemiz gerek. Haz. Peygamber &#8220;Bir kardeşine karşı sevgi duyuyorsan bunu ona söyle. Onda da sana karşı sevgi doğar&#8221; buyuruyor. <br />
Diyorum ki: Ben hepinizi seviyorum. Atatürk&#8217;ü seviyorum. Ülkemi, ülkemin bütün insanlarını seviyorum. Bunu söylemekten sevinç duyuyorum. <br />
Ama lütfen içinizden gelen sevgi sözcüklerini söylemek için yarınları beklemeyiniz ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Kardeşlik Haftası ve sevgi <br />
&#8220;Deliye göre her gün bayram&#8221; derler. Kutlayacak olana, her haftanın bir adı var. 28 Nisan-4 Mayıs arasını da &#8220;Kardeşlik Haftası&#8221; olarak ilân etmişler. Kim etmiş, niçin etmiş, diye sorarsanız, inanınız ben de bilmiyorum. Ama kime ne zararı var? <br />
Kardeşlik denilince, İbrahim Zeki Burdurlu&#8217;nun uzun ama güzel şiirini hatırlarım. Şiirin adı, Kardeşlik Türküsü: <br />
Gözlerime bak sen varsın <br />
Ben varım senin duygularında <br />
İyilik güzellik doğruluk, <br />
Kardeşçe bir mavi yolculuk. <br />
Sen benim içime doğarken <br />
Ben senin sözlerin olayım. <br />
Adımlarımız aynı türküde <br />
Yollar, bir olduğumuz için hür <br />
Uzaklar yakın, çok yakın <br />
Gök, avucumuzda görünür. <br />
Sen yelkenlerime dolarken, <br />
Ben senin denizlerin olayım <br />
Ne var aynı düşünmeye candan <br />
Neden başka seslere doğru, <br />
Üçümüz, beşimiz, milyonumuz <br />
Hepimiz bir tek insan yağmuru. <br />
Sen benim dileklerime yorul <br />
Ben senin dizlerin olayım. <br />
Aynı gök, aynı toprak, aynı gün <br />
Bir kardeş halkasıyız el ele <br />
Koş Van&#8217;dan İzmir&#8217;e can can <br />
Bak dönmüş vatan bir tek güzele. <br />
Sen benim acılarıma solarken <br />
Ben senin gündüzlerin olayım. <br />
Bir ufkun içinde bir tan var <br />
O hepimize tek ocak, <br />
Uçarı sevgilerle yücelen <br />
Altmışbeş milyonda tek bayrak. <br />
Siz benim yaralarımı sarın <br />
Ben sizin, sizlerin olayım. <br />
Tut elimden tut özümden <br />
Gel varlığıma kanat ol <br />
Ben senin varlığında eridim <br />
Sen yeniden, yeniden hayat ol. <br />
Sen benim baharımı renklerken <br />
Ben senin gözlerin olayım. <br />
Ayrılma yollarından gel bana <br />
Ben koşayım sana yollarımdan <br />
Acıda, yasta, sevinçte, bayramda <br />
Topla yemişlerimi dallarımdan. <br />
Sen tek kurtarıcım olurken <br />
Ben zafer gözlerin olayım. <br />
Kardeşlik Haftası&#8217;nı belirleyenler, sevgi-saygı duygularını geliştirmeyi amaçlasalar gerek. Kardeşlikten ben böyle anlıyorum. <br />
Sevgi, sevmek ve sevilmek... Birbirini tamamlayan ne güzel sözcükler bunlar. Sevgiyi pozitif bir enerji yoğunluğu olarak tanımlayanlar var. Sevgi, ilişkilerde, insanın var olduğu günlerden günümüze kadar, gücünü koruyan bir olgudur. Yaşamak içgüdüsünün temelidir sevgi. <br />
Boşuna söylememişler, &#8220;Sevgi ya da aşk bir hazinedir, o en ağır öyküleri hafif, en karanlık günleri aydınlık yapar&#8221; diye. Leyla ile Mecnun öyküsünü anımsarsınız. <br />
Leyla hiç de güzel değilmiş. Mecnun&#8217;a sormuşlar: <br />
&#8220;Onca sıkıntı bunun için miydi?&#8221; <br />
Mecnun yanıtlamış: <br />
&#8220;Hayır gönlümdeki Leyla içindi!&#8221; <br />
Sevgi veya aşk.. Sözlüklerimize bakacak olursak, ister Tanrı sevgisine yönelik olsun, ister canlı ve cansız varlıklara duyulan tutkulara, arzulara yönelik olsun, birbirine yakın kavramlardır bunlar. Din farkı olmaksızın inanç dünyasında, en yüce güzelliktir sevgi... Sevgi, Tanrı&#8217;nın insanlara bağışladığı duyguların en üstünüdür. <br />
Gönlünde ister kendini Yaratan&#8217;a, isterse Yaratan&#8217;ın yarattıklarına karşı sevgi duyan, başkalarının yararını, kendi çıkarlarından üstün tutan, gerektiğinde özveride ileri gidebilen, karşılık beklemeyen, bu niteliği, yaşamının bir simgesi olarak taşıyabilen kişi mutlu olur. Seven kimse, kendini sevdiğinde görmek ister. Kin ve isteri krizlerinden temizlenir. Sevdiğini hoş tutmaya, hoşlanmayacağı şeylerden sakınmaya çaba gösterir. <br />
Müslümanlıkta en büyük sevgi, bizi yaratan Tanrı&#8217;yadır. Sonra O&#8217;nun yarattığı bütün canlılara ve özellikle yaratıkların en onurlusu olan insanadır. Yunus Emre&#8217;nin &#8220;Yaratılanı hoş gör, Yaratan&#8217;da ötürü&#8221; felsefesi, Türk geleneğinin bir yansıması değil midir? <br />
Konuyu evrenselleştirebiliriz : <br />
Temelinde sevgi bulunan toplumlar düşmanlık ve kinden uzak kalarak, çevrelerine sevgi ve sevecenlik dağıtmayı başarmışlar.. Olumlu düşünenler, iyi girişimde bulunanlar için yaşam, güzelliklerle doludur. Başkalarını mutlu kılmaya çalışanlar, severler, sevilirler. Gerçek mutluluk budur. Bütün dinlerin ana öğretisi sevgidir. <br />
İnsanlığa aydınlık saçan Türk büyüğü Ahmet Yesevi&#8217;nin &#8220;Sevgi tohumları ekelim ki, sevgi çamurları yetişsin!&#8221; öğüdünü unutmamak gerekir. Hazreti Muhammed: &#8220;Mü&#8217;min, geçinen ve kendisiyle iyi geçinilen kimsedir. Sevmeyen ve sevilmeyen kimsede hayır yoktur. Birbirini seven iki kimseden Allah katında en sevgili olanı, arkadaşını daha fazla sevendir.&#8221; diye buyurmuş... Yine Peygamberimiz, &#8220;Kardeşinin uğradığı bir zarardan dolayı sevinme, sonra Allah, ona merhamet eder, seni o zor duruma sokar.&#8221; demiştir. Bir başka anlatımla, insanlara acımayanları Allah da acımaz. <br />
İslâm öncesi Türk toplumlarında, insanları sevmek, onların gönüllerini kırmamak töresi var... Çok eski bir atasözümüz şöyle : <br />
&#8220;Gönül yiken, (yıkan) Tanrı&#8217;ya irmez. (kavuşamaz)/Gönül yapmak, arş (en yüce kat) yapmak olur&#8221;. İşte bu sözden esinlenen Ahmet Yesevi bir şiirinde &#8220;Peygamber buyruğudur, kafir de olsa incitme insanı./Sevmez Tanrı gönül inciten katı kalplileri&#8221; diyor. Ahmet Yesevi&#8217;den aktarılan bu ışık Yunus Emre&#8217;de: <br />
&#8220;Gönül Çalab&#8217;ın tahtı/Çalap gönüle baktı/İki cihan bedbahtı/Kim gönül yıktı ise&#8221; şeklinde gelecek kuşaklara yansıtılıyor. <br />
Yine İslâm öncesinde, Türk toplumlarında küçüklere sevecenlikle, büyüklere saygı ile yaklaşmak töresi vardır. Gelenek ve göreneklerimizde sevginin bir başka alanı da ulus sevgisi.. &#8220;Ulusın bilmeyen, Tanrı&#8217;sın bilmez&#8221; Türk atasözü, bunun kanıtıdır... <br />
Bunlar; birlik içerisinde olmak, sevmek, yardımlaşmak, tasada ve kıvançta ortak bulunmak gerektiğinin anlatımlarıdır. İnsanlığın değişim yaşadığı, şekillendiği çağımızda, Yunus Emre&#8217;nin, Mevlâna&#8217;nın, Hacı Bektaş Veli&#8217;nin &#8220;insanı en kutlu değer sayan&#8221; anlayışlarına gereksinim duyulmaktadır. <br />
Hacı Bektaş Veli şöyle söylüyor: <br />
&#8220;Sevgi varken nefret niye, / Barış varken savaş niye/ Kardeşlik varken didişmek niye / Dostluk varken düşmanlık niye / Hoşgörü varken bağnazlık niye,/ Özgürlük varken tutsaklık niye, / Adalet varken, haksızlık niye?" <br />
Tanrı insanı sevgi ile var etti. Varlığın temelidir sevgi. Sevginin ilerisi aşk. Yunus gibi düşünenler, Tanrı&#8217;nın yarattıklarına da sevgi ile yönelmişler, onların en yücesi olan insan sevgisine ulaşmışlar.. İşte insanlığın gereksinim duyduğu anlayış, en köklü sevgi, en gerçek hoşgörünün kaynadığı budur: Kendi inancını içtenlikle yaşamak, başka inançlara hoşgörüyle bakmak.. Hepsinin kaynağı sevgidir.. Sevginin nasıl yüce değer olduğunu Mevlâna şöyle göstermektedir. <br />
&#8220;Sevgiyle acılar tatlı olur. Sevgiden bakırlar altın olur. Bulanık sular durulaşır sevgiden. Sevgiden dertler şifa bulur. Cansızlara can veren sevgidir. Sevgidir kul eden sultanları ....&#8221; <br />
Mevlâna bütün insanlığa şöyle sesleniyor. &#8220;Kardeşlerim, kardeşlerim. Bir kuvvetin, bir duygunun etkisi altında kalmayın. Kalplerimizin gerçeklere, gerçek güzelliklere açılmasını istiyorsanız sevin, birbirinizi sevin. Dostça sevin. Sevgi gönül cennetinin kapılarını açan anahtardır..&#8221; <br />
Gelelim bütün bunlardan çıkaracağımız sonuca: Sevgi sözde kalmamalı. Öze geçmeli. Sevgi çok söylenmeli. Derin yaşanmalı. Biz sevgiye muhtacız. Havaya, suya, ekmeğe muhtaç olduğumuz kadar. Birbirimizi sevmemiz gerek. Bu yetmez. Bunu bilmemiz, bildirmemiz gerek. Haz. Peygamber &#8220;Bir kardeşine karşı sevgi duyuyorsan bunu ona söyle. Onda da sana karşı sevgi doğar&#8221; buyuruyor. <br />
Diyorum ki: Ben hepinizi seviyorum. Atatürk&#8217;ü seviyorum. Ülkemi, ülkemin bütün insanlarını seviyorum. Bunu söylemekten sevinç duyuyorum. <br />
Ama lütfen içinizden gelen sevgi sözcüklerini söylemek için yarınları beklemeyiniz ]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Anneler Günü Mayıs ayının 2. Pazar günü]]></title>
			<link>http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1812</link>
			<pubDate>Thu, 22 May 2008 00:07:45 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1812</guid>
			<description><![CDATA[Anneler Günü Hakkında genel bilgi <br />
Mayıs ayının ikinci pazar günü Anneler Günü'dür. Anneler Günü evrensel bir gündür. Dünyada milyonlarca ana bugün çocukları tarafından sevgi ve saygı ile anılır. <br />
Anneler Günü ülkemizde 1955 yılından bu yana kutlanıyor. Türk Kadınlar Birliği ülkemizde her yıl çocukları için büyük fedakarlığa katla&shy;nan annelerden birini yılın annesi seçer. Yılın annesinin kişiliğinde tüm annelere iyi dilekler sunulur. <br />
Amerika'nın Filedelfiya eyaletinde 9 Mayıs 1966 günü Jarvis isimli bir kızın annesi öldü. Annesini çok seven Jarvis'in üzüntüsü aylarca sürdü. Hayatla kimsesi kalmayan Jarvis ölüm olayına bir türlü alışamadı. Yaşama küstü. Canlılığını, yaşama sevincini yitirdi. Yemedi, içmedi bir ara ölmeyi bile düşündü. Jarvis'in bu durumunu yakından izleyen komşusu Jarvis'le arkadaş oldu. Bir gün yaşlı komşu söyleşi sırasında Jarvis'e «İnsanlar doğar, yaşar, ölür. Bu bir doğa kanunudur.» dedi. Bu iki cümle, Jarvis'i çok etkile&shy;di. Ölümün de doğmak, yaşamak gibi bir doğa olayı olduğunu düşündü. Ancak bu doğruyu bulmak Jarvis'in annesine olan sevgisini azaltmadı. Aradan geçen süre içinde ölüm sözcüğünün soğukluğu gitti. Yerine anne sevgisinin sıcaklığı geldi. Artık Jarvis annesini gözyaşları ile değil severek. anmaya başladı. Acıları azaldı. İçinde arı, duru bir sevgi oluştu. <br />
Aradan bir yıl geçti. Bu süre içinde Jarvis, hemen her gün annesinin mezarına çiçekler götürdü. Jarvis'in annesinin ölüm yıldönümünde bütün arkadaşları eve geldi. O gün Jarvis arkadaşlarına : <br />
&#8212; Geçen bir yıl içinde çektiğim acılar bana şunu öğretti «Dünyada anne sevgisinin yerini dolduracak hiçbir sevgi yoktur. Yılın bir gününü annelere ayıralım. O günü annelerimizle ilgili anılarla dolduralım. Böylece annelerimize olan sevgi borcumuzu ödeyelim.» dedi. <br />
Arkadaşları Jarvis'in önerisini çok beğendiler. Birlikte hemen kentin Belediye Başkanına gittiler. Başkan onları dinledi. Öneriyi içtenlikle benimsedi. Daha sonra bu öneri gazetelere, yazarlara anlatıldı. Jarvis ve arkadaşlarının çalışmaları kısa sürede sonuç verdi. Amerika Birleşik Devletleri Kongresi mayıs ayının ikinci pazar gününün Anneler Günü olarak kutlanmasını kararlaştırdı. <br />
<br />
Anneler günü ilk kez 1908 yılında kutlandı. Daha sonra bütün uygar ülkelerde kutlanmaya başlandı. <br />
Her yıl mayıs ayının ikinci pazar günü gazetelerde annelerle ilgili yazılar, anılar, şiirler yayınlanır. Radyo ve televizyonda ana sevgisini konu eden konuşmalar yapılır. Türk Kadınlar Birliği'nin şubesi olan illerde yılın anneleri seçilir. Okullarımızda ayrıca Anneler Günü nedeniyle toplantılar düzenlenir. Bu toplantılarda okunan şiirler, söylenen türküler, şarkılar, annelere armağan edilir. Filimler gösterilir. Sergiler düzenlenir. <br />
Anneler Gününde annemize bir demet kır çiçeği armağan ederek, bir güzel sözcükle yanağından öperek onu çok mutlu ederiz]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Anneler Günü Hakkında genel bilgi <br />
Mayıs ayının ikinci pazar günü Anneler Günü'dür. Anneler Günü evrensel bir gündür. Dünyada milyonlarca ana bugün çocukları tarafından sevgi ve saygı ile anılır. <br />
Anneler Günü ülkemizde 1955 yılından bu yana kutlanıyor. Türk Kadınlar Birliği ülkemizde her yıl çocukları için büyük fedakarlığa katla&shy;nan annelerden birini yılın annesi seçer. Yılın annesinin kişiliğinde tüm annelere iyi dilekler sunulur. <br />
Amerika'nın Filedelfiya eyaletinde 9 Mayıs 1966 günü Jarvis isimli bir kızın annesi öldü. Annesini çok seven Jarvis'in üzüntüsü aylarca sürdü. Hayatla kimsesi kalmayan Jarvis ölüm olayına bir türlü alışamadı. Yaşama küstü. Canlılığını, yaşama sevincini yitirdi. Yemedi, içmedi bir ara ölmeyi bile düşündü. Jarvis'in bu durumunu yakından izleyen komşusu Jarvis'le arkadaş oldu. Bir gün yaşlı komşu söyleşi sırasında Jarvis'e «İnsanlar doğar, yaşar, ölür. Bu bir doğa kanunudur.» dedi. Bu iki cümle, Jarvis'i çok etkile&shy;di. Ölümün de doğmak, yaşamak gibi bir doğa olayı olduğunu düşündü. Ancak bu doğruyu bulmak Jarvis'in annesine olan sevgisini azaltmadı. Aradan geçen süre içinde ölüm sözcüğünün soğukluğu gitti. Yerine anne sevgisinin sıcaklığı geldi. Artık Jarvis annesini gözyaşları ile değil severek. anmaya başladı. Acıları azaldı. İçinde arı, duru bir sevgi oluştu. <br />
Aradan bir yıl geçti. Bu süre içinde Jarvis, hemen her gün annesinin mezarına çiçekler götürdü. Jarvis'in annesinin ölüm yıldönümünde bütün arkadaşları eve geldi. O gün Jarvis arkadaşlarına : <br />
&#8212; Geçen bir yıl içinde çektiğim acılar bana şunu öğretti «Dünyada anne sevgisinin yerini dolduracak hiçbir sevgi yoktur. Yılın bir gününü annelere ayıralım. O günü annelerimizle ilgili anılarla dolduralım. Böylece annelerimize olan sevgi borcumuzu ödeyelim.» dedi. <br />
Arkadaşları Jarvis'in önerisini çok beğendiler. Birlikte hemen kentin Belediye Başkanına gittiler. Başkan onları dinledi. Öneriyi içtenlikle benimsedi. Daha sonra bu öneri gazetelere, yazarlara anlatıldı. Jarvis ve arkadaşlarının çalışmaları kısa sürede sonuç verdi. Amerika Birleşik Devletleri Kongresi mayıs ayının ikinci pazar gününün Anneler Günü olarak kutlanmasını kararlaştırdı. <br />
<br />
Anneler günü ilk kez 1908 yılında kutlandı. Daha sonra bütün uygar ülkelerde kutlanmaya başlandı. <br />
Her yıl mayıs ayının ikinci pazar günü gazetelerde annelerle ilgili yazılar, anılar, şiirler yayınlanır. Radyo ve televizyonda ana sevgisini konu eden konuşmalar yapılır. Türk Kadınlar Birliği'nin şubesi olan illerde yılın anneleri seçilir. Okullarımızda ayrıca Anneler Günü nedeniyle toplantılar düzenlenir. Bu toplantılarda okunan şiirler, söylenen türküler, şarkılar, annelere armağan edilir. Filimler gösterilir. Sergiler düzenlenir. <br />
Anneler Gününde annemize bir demet kır çiçeği armağan ederek, bir güzel sözcükle yanağından öperek onu çok mutlu ederiz]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Vakıflar Haftası Mayıs ayının 2.haftası]]></title>
			<link>http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1811</link>
			<pubDate>Thu, 22 May 2008 00:07:19 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1811</guid>
			<description><![CDATA[Vakıf haftası hakkında genel bilgi <br />
Bir hizmetin sürüp gidebilmesi için, kişilerin kendi istekleriyle bağışladıkları para ve mülklere &#8220; Vakıf&#8221; denir. Bağışlanan mülklerin, eserlerin geleceğe sağlıklı kalabilmeleri korunmalarına bağlıdır. Geçmişin geleceğe taşınması ve yaşatılması vakıfların görevi arasındadır. <br />
İnsanlar arasında sosyal dayanışmanın sağlanması, yardımlaşmak, birbirine destek olmak, acı ve mutlu günleri paylaşmak, sevgi ve saygı tohumlarını atabilmek için fertler arasındaki ilişkilerin iyi olması gerekir. <br />
Vakfın tarihçesi çok eskilere dayanır. Dinimiz yardımlaşmayı ve ihtiyacı olanlara destek olmayı dini temeli saymıştır. Vakıflar Osmanlılar zamanında daha da yaygınlaşmıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da etkinliğini aynı ölçüde sürdürmüştür. 5 Haziran 1935&#8217;te çıkan bir kanunla &#8220;Vakıflar Genel Müdürlüğü&#8221; kuruldu. Ülkemizdeki vakıfların hepsinin yönetimi, bu teşkilata verildi. <br />
Vakıflar eğitime, öğretime, belediyelere, sağlık işlerine, yoksullara hizmet ederler. Vakıf tarafından yardım alan kişilerin adları, kurum tarafından açıklanmaz. <br />
Ülkemizin sosyal, ekonomik, kültürel ve yurt savunmasında vakıfların yardımlar büyüktür. Bu kadar güzel bir hizmetin sürekliliğini sağlamak hepimizin görevidir. Vakıflara yardım ederek gelirlerini çoğaltmak ve çalışmalarını desteklememiz gerekir. <br />
Vakıfların toplumsal yaşamımızdaki hizmetlerini şöyle sıralayabiliriz. <br />
1. Dini hizmetler <br />
2. Sağlık hizmetleri <br />
3. Eğitim ve öğretim hizmetleri <br />
4. Aş evi hizmetleri <br />
5. Sosyal hizmetler <br />
6. Sanat ve kültür hizmetleri. <br />
7. Para yardımı <br />
8. Milli savunma hizmetleri <br />
9. İktisadi hizmetler. <br />
10. Ulaştırma hizmeti <br />
11. Spor hizmetleri <br />
İnsanlardaki yardım duygusunu geliştirmek, dayanışmanın önemini anlatmak ve insanların gönül zenginliğine ulaşmasına yardımcı olmak amacı ile 1985 yılından beri 3 &#8211; 9 Aralık tarihleri arasında &#8220;Vakıf Haftası&#8221; kutlanmaktadır.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Vakıf haftası hakkında genel bilgi <br />
Bir hizmetin sürüp gidebilmesi için, kişilerin kendi istekleriyle bağışladıkları para ve mülklere &#8220; Vakıf&#8221; denir. Bağışlanan mülklerin, eserlerin geleceğe sağlıklı kalabilmeleri korunmalarına bağlıdır. Geçmişin geleceğe taşınması ve yaşatılması vakıfların görevi arasındadır. <br />
İnsanlar arasında sosyal dayanışmanın sağlanması, yardımlaşmak, birbirine destek olmak, acı ve mutlu günleri paylaşmak, sevgi ve saygı tohumlarını atabilmek için fertler arasındaki ilişkilerin iyi olması gerekir. <br />
Vakfın tarihçesi çok eskilere dayanır. Dinimiz yardımlaşmayı ve ihtiyacı olanlara destek olmayı dini temeli saymıştır. Vakıflar Osmanlılar zamanında daha da yaygınlaşmıştır. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da etkinliğini aynı ölçüde sürdürmüştür. 5 Haziran 1935&#8217;te çıkan bir kanunla &#8220;Vakıflar Genel Müdürlüğü&#8221; kuruldu. Ülkemizdeki vakıfların hepsinin yönetimi, bu teşkilata verildi. <br />
Vakıflar eğitime, öğretime, belediyelere, sağlık işlerine, yoksullara hizmet ederler. Vakıf tarafından yardım alan kişilerin adları, kurum tarafından açıklanmaz. <br />
Ülkemizin sosyal, ekonomik, kültürel ve yurt savunmasında vakıfların yardımlar büyüktür. Bu kadar güzel bir hizmetin sürekliliğini sağlamak hepimizin görevidir. Vakıflara yardım ederek gelirlerini çoğaltmak ve çalışmalarını desteklememiz gerekir. <br />
Vakıfların toplumsal yaşamımızdaki hizmetlerini şöyle sıralayabiliriz. <br />
1. Dini hizmetler <br />
2. Sağlık hizmetleri <br />
3. Eğitim ve öğretim hizmetleri <br />
4. Aş evi hizmetleri <br />
5. Sosyal hizmetler <br />
6. Sanat ve kültür hizmetleri. <br />
7. Para yardımı <br />
8. Milli savunma hizmetleri <br />
9. İktisadi hizmetler. <br />
10. Ulaştırma hizmeti <br />
11. Spor hizmetleri <br />
İnsanlardaki yardım duygusunu geliştirmek, dayanışmanın önemini anlatmak ve insanların gönül zenginliğine ulaşmasına yardımcı olmak amacı ile 1985 yılından beri 3 &#8211; 9 Aralık tarihleri arasında &#8220;Vakıf Haftası&#8221; kutlanmaktadır.]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hıdrellez 6 Mayıs]]></title>
			<link>http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1810</link>
			<pubDate>Thu, 22 May 2008 00:06:52 +0300</pubDate>
			<guid isPermaLink="false">http://www.maksiforum.org/showthread.php?tid=1810</guid>
			<description><![CDATA[Hıdrellez hakkında genel bilgi <br />
Hızır ve İlyas (a.s)'ın her bahar başlangıcında buluştuklarına inanılan milâdi 6 Mayıs, Rumî 23 Nisan'a rastlayan güne verilen isim. Söz konusu günde Hızır ve İlyas (a.s)'ın buluşarak sohbet ederler ve bu günlerde vakitlerini Allah yolunda olmanın ve birlikteliklerinin verdiği sevinçle kuvvet bulurlardı. Hızır (a.s)'ın Allah'ın lütfu ile dolaştığı yerde yeşillikler çıkar ve çorak yerler çiçeklere bezenirdi. İşte bu olaya dayanarak, halk zamanla bu günlerde buluşup Hızır ve İlyas (a.s) ın geleneğini sürdürmek amacıyla özel anda ve dua günleri tertib eder olmuşlar. Ancak bu zamanla aslî hüviyetinden çıkarılarak günümüzde olan şekliyle Hıdrellez adını almıştır. Günümüzde kullanılan mânası ise; İnsanların kıştan kurutuluşlarının bir işareti ve bahar güneşinden faydalanma, piknik yapma, stres atma, eğlenme, nişan, düğün, sünnet törenleri tertip etme, uğursuzlukları giderme, adak adama, dilekte bulunma gibi düşünceleri gerçekleştirme amacıyla gelenekselleşen "bahar bayramı" inancıdır ki tam bir bid'at olarak ortaya çıkmıştır. <br />
<br />
Hızır, Hıdır yahut Hadır Arapça bir kelime olup, yeşillik mânasına gelmektedir (Tecrîd-i sarîh Tercümesi, IX,144). İslâm âlimlerinin çoğuna göre Kur'ân-ı Kerîm'in Kehf sûresinde geçen Salih adam kıssasından Hızır (a.s)'ın anlaşıldığı ve onun Peygamber olduğu görüşü müfessirlerin bazılarının tercih ettiği bir görüştür (İbn Kesîr, Tefsir, V,179; el-Kehf,18/65). Ancak bazı âlimler tarafından da Nebî değil Velî olduğu görüşü ileri sürülmektedir (Tecridî Sarîh tercümesi, IX, 145). Ebû Hureyre (r.a)'den nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s), Hızır (a.s)'a Hızır denmesinin sebebini izah ederken; "Hızır otsuz kuru bir yere oturduğunda ansızın o otsuz yer yeşillenerek hemen dalgalanırdı"buyurmaktadır (Tecrîdî Sarih tercümesi, IX, 144). <br />
<br />
Hızır (a.s) Kur'ân-ı Kerîm'in Kehf suresinde "Kullarımdan birisi..." şeklinde sabit olmuştur. Veli olduğunu dahi kabul etsek, "İkinci Tabaka-i Hayatta bulunmaktadır. Bu mertebede aynı anda çok yerde bulunmak mümkündür." <br />
<br />
İlyas (a.s) İsrailoğulları Peygamberlerinden olup Kur'ân-ı Kerîm'de ismi geçen ve Tevrat'ta "Elia" diye zikrolunan Peygamberdir. M.Ö. IX. asırda yaşadığı ve daha sonra zamanın hükümdarları ile çok mücadele ettiği, çoğu zaman mağaralarda yaşadığı kaydedilmektedir. <br />
<br />
Hz. İlyas (a.s) yada "İlyasîn" şeklinde ismi zikredilen (es-Sâffât, 37/130). Peygamberliği bildirilen "Hiç Şüphe yok ki İlyas gönderilen Peygamberlerdendir" (es-Sâffât, 37/123), şeklinde hitab edilen İlyas (a.s.) İsrailoğullarına Allah'ın elçisi olarak gittiğinde onlar "Ba'l" adında dört cepheli put'a tapıyorlardı. Hz. İlyas'ın bütün gayretlerine rağmen İsrailoğulları bu puta tapınmaktan vazgeçmemiş Hz. İlyas'ın Peygamberliğini yalanlayarak (es-Saffât, 37/ 124). Onu ülkeleri olan Ba'lbak'ten çıkarmışlardı. Fakat Allah'ın gazabı bunların üzerine geldiğinde pişman olmuşlar ve İlyas (a.s)'ı geri çağırmışlardı. Ancak tekrar nankörlük etmişler, bunun üzerine İlyas (a.s) oradan uzaklaşmıştır. <br />
<br />
İlyas (a.s)'ın İsrailoğullarından ayrılması Hızır (a.s) ile buluşması gerçekleşti. Bu buluşma "Hızır İlyas" iken sonradan Hıdrellez şeklinde değiştirilmiştir. <br />
<br />
Halk inançlarında Hıdrellez: <br />
<br />
Hızır'da darda kalanlara yardımcı olma, bereket getirme ve gelecekte dilekleri gerçekleştirme vasıflarını görmek mümkündür. Geceden gül dallarına gümüş kuruşlar, çeyrekler, kırmızı bezler bağlanır, gül dibine genç kızlar yüzük atar, mani söyler, içki sofraları hazırlanır, davullar eşliğinde oyunlar oynanır, su kenarlarında, yeşilliklerde eğlenilir, ateşten atlanılırsa ev sahibi olacağına inanılır; öküzü arabaya koşmama... vb. gibi İslâm'la çelişen ve din ile ilgisi olmayan inançlara rastlanmaktadır. Aynı şekilde Hıristiyan inancına göre Saint Georges yortusu da bizim halk geleneklerimizle paralellik arzeder ve Hıdrellezle aynı günde kutlanmaktadır. Görüldüğü üzere İslâm'ın Tevhid bilinçliğinden uzak, sahte mitolojik dürtülerin ve şamanist kalıntılarını uzantılarını yansıtan günümüz Hıdrellez anlayışıyla, Hıristiyan Saint Yortusunun paralelliği de göstermektedir ki İslâm dışı her şeye yakınlık duyma ama İslâm'ın gerçek kimliğine karşı çıkma düşüncesinin neticelerini gözler önüne sermektedir. Şu anda geçerli ve yürürlükte bulunan Hristiyan kültürüne paralel olarak İslâm dünyasının Secular rejimlerle yönetilmesi ve bu kültürlerinde İslâm Öncesi mitolojik özelliklerden oluşan geleneksel "Ulusal İslâm" anlayışıyla paralellik arzetmesi, müslümanların tevhidî bilinçlerinden uzak olmalarının bir neticesidir. Şüphesiz ki Allah'ın va'diyle İslâm dünyası kendini değiştirmedikçe Allah'ta müslümanların durumunu düzeltmeyecektir. Allah şöyle buyuruyor; "Kim İslâm'dan başka bir din (hayat Nizamı) ararsa, ondan (bu din) asla kabul olunmaz ve o, ahirette de en büyük zarara uğrayanlardandır: Kendilerine apaçık deliller gelmiş, O Peygamber'in şüphesiz bir hak olduğuna da şahitlik etmişlerken imanlarının arkasından küfre sapan bir kavmi Allah nasıl hidayete erdirir (muvaffak eder)? Allah zâlimler gürûhunu hidâyete erdirmez. Muhakkak Allah'ın Meleklerin, bütün insanların lâneti onların üzerlerinedir. İşte onların cezaları" (Âlu İmrân, 3/85-87).]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[Hıdrellez hakkında genel bilgi <br />
Hızır ve İlyas (a.s)'ın her bahar başlangıcında buluştuklarına inanılan milâdi 6 Mayıs, Rumî 23 Nisan'a rastlayan güne verilen isim. Söz konusu günde Hızır ve İlyas (a.s)'ın buluşarak sohbet ederler ve bu günlerde vakitlerini Allah yolunda olmanın ve birlikteliklerinin verdiği sevinçle kuvvet bulurlardı. Hızır (a.s)'ın Allah'ın lütfu ile dolaştığı yerde yeşillikler çıkar ve çorak yerler çiçeklere bezenirdi. İşte bu olaya dayanarak, halk zamanla bu günlerde buluşup Hızır ve İlyas (a.s) ın geleneğini sürdürmek amacıyla özel anda ve dua günleri tertib eder olmuşlar. Ancak bu zamanla aslî hüviyetinden çıkarılarak günümüzde olan şekliyle Hıdrellez adını almıştır. Günümüzde kullanılan mânası ise; İnsanların kıştan kurutuluşlarının bir işareti ve bahar güneşinden faydalanma, piknik yapma, stres atma, eğlenme, nişan, düğün, sünnet törenleri tertip etme, uğursuzlukları giderme, adak adama, dilekte bulunma gibi düşünceleri gerçekleştirme amacıyla gelenekselleşen "bahar bayramı" inancıdır ki tam bir bid'at olarak ortaya çıkmıştır. <br />
<br />
Hızır, Hıdır yahut Hadır Arapça bir kelime olup, yeşillik mânasına gelmektedir (Tecrîd-i sarîh Tercümesi, IX,144). İslâm âlimlerinin çoğuna göre Kur'ân-ı Kerîm'in Kehf sûresinde geçen Salih adam kıssasından Hızır (a.s)'ın anlaşıldığı ve onun Peygamber olduğu görüşü müfessirlerin bazılarının tercih ettiği bir görüştür (İbn Kesîr, Tefsir, V,179; el-Kehf,18/65). Ancak bazı âlimler tarafından da Nebî değil Velî olduğu görüşü ileri sürülmektedir (Tecridî Sarîh tercümesi, IX, 145). Ebû Hureyre (r.a)'den nakledildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s), Hızır (a.s)'a Hızır denmesinin sebebini izah ederken; "Hızır otsuz kuru bir yere oturduğunda ansızın o otsuz yer yeşillenerek hemen dalgalanırdı"buyurmaktadır (Tecrîdî Sarih tercümesi, IX, 144). <br />
<br />
Hızır (a.s) Kur'ân-ı Kerîm'in Kehf suresinde "Kullarımdan birisi..." şeklinde sabit olmuştur. Veli olduğunu dahi kabul etsek, "İkinci Tabaka-i Hayatta bulunmaktadır. Bu mertebede aynı anda çok yerde bulunmak mümkündür." <br />
<br />
İlyas (a.s) İsrailoğulları Peygamberlerinden olup Kur'ân-ı Kerîm'de ismi geçen ve Tevrat'ta "Elia" diye zikrolunan Peygamberdir. M.Ö. IX. asırda yaşadığı ve daha sonra zamanın hükümdarları ile çok mücadele ettiği, çoğu zaman mağaralarda yaşadığı kaydedilmektedir. <br />
<br />
Hz. İlyas (a.s) yada "İlyasîn" şeklinde ismi zikredilen (es-Sâffât, 37/130). Peygamberliği bildirilen "Hiç Şüphe yok ki İlyas gönderilen Peygamberlerdendir" (es-Sâffât, 37/123), şeklinde hitab edilen İlyas (a.s.) İsrailoğullarına Allah'ın elçisi olarak gittiğinde onlar "Ba'l" adında dört cepheli put'a tapıyorlardı. Hz. İlyas'ın bütün gayretlerine rağmen İsrailoğulları bu puta tapınmaktan vazgeçmemiş Hz. İlyas'ın Peygamberliğini yalanlayarak (es-Saffât, 37/ 124). Onu ülkeleri olan Ba'lbak'ten çıkarmışlardı. Fakat Allah'ın gazabı bunların üzerine geldiğinde pişman olmuşlar ve İlyas (a.s)'ı geri çağırmışlardı. Ancak tekrar nankörlük etmişler, bunun üzerine İlyas (a.s) oradan uzaklaşmıştır. <br />
<br />
İlyas (a.s)'ın İsrailoğullarından ayrılması Hızır (a.s) ile buluşması gerçekleşti. Bu buluşma "Hızır İlyas" iken sonradan Hıdrellez şeklinde değiştirilmiştir. <br />
<br />
Halk inançlarında Hıdrellez: <br />
<br />
Hızır'da darda kalanlara yardımcı olma, bereket getirme ve gelecekte dilekleri gerçekleştirme vasıflarını görmek mümkündür. Geceden gül dallarına gümüş kuruşlar, çeyrekler, kırmızı bezler bağlanır, gül dibine genç kızlar yüzük atar, mani söyler, içki sofraları hazırlanır, davullar eşliğinde oyunlar oynanır, su kenarlarında, yeşilliklerde eğlenilir, ateşten atlanılırsa ev sahibi olacağına inanılır; öküzü arabaya koşmama... vb. gibi İslâm'la çelişen ve din ile ilgisi olmayan inançlara rastlanmaktadır. Aynı şekilde Hıristiyan inancına göre Saint Georges yortusu da bizim halk geleneklerimizle paralellik arzeder ve Hıdrellezle aynı günde kutlanmaktadır. Görüldüğü üzere İslâm'ın Tevhid bilinçliğinden uzak, sahte mitolojik dürtülerin ve şamanist kalıntılarını uzantılarını yansıtan günümüz Hıdrellez anlayışıyla, Hıristiyan Saint Yortusunun paralelliği de göstermektedir ki İslâm dışı her şeye yakınlık duyma ama İslâm'ın gerçek kimliğine karşı çıkma düşüncesinin neticelerini gözler önüne sermektedir. Şu anda geçerli ve yürürlükte bulunan Hristiyan kültürüne paralel olarak İslâm dünyasının Secular rejimlerle yönetilmesi ve bu kültürlerinde İslâm Öncesi mitolojik özelliklerden oluşan geleneksel "Ulusal İslâm" anlayışıyla paralellik arzetmesi, müslümanların tevhidî bilinçlerinden uzak olmalar